Tom Shadyac’ın yönetmenliğinde, yaşanmış bir hayat hikâyesinden esinlenilerek 1998’de çekilen Patch Adams, tüm çağlarda umut ve ilham verici filmlerden arasında yer alacak bir filmdir. Baş rolünde de Robin Williams var tabii ki, yakışır. Sürekli kocaman kahkahası ile gördüğümüz o adam, benim hayalî karakterlerime de ilham olmuştur. “Müzede Bir Gece” serisi, “Jumanji” filmleriyle bir çocuk gibi şen, enerjik oluyor; “Hook” filminde geçmişini unutan Peter Pan olur; “Good Will Hunting”de insancıl, içten ve muhteşem bir terapist oluyor; “Dead Poets Society”de edebiyat ve şiirin o büyülü dünyasında eşsiz bir öğretmen oluyor; “The Fisher King”de sokaklardaki bir kimsesize dönüşüp “Mrs. Doubtfire”de çok sevdiği çocuklarını görebilmek için kadın kılığına girerken, “What Dreams May Come” filminde kendi aşkınızı sorgulatıp bizi cennetine alıyor.
Çoğu umut verici ve farkındalık filmlerinde kar, kritik bir zamanda yağıyordur. Önemli kararların alındığı, çeşitli sorunların bilinçte parladığı bir zamanda… Bu yönüyle kar, hem korkutucu hem de hem de parlatıcı etkiye sahip, o da bir paradoks. Yağınca sevindiğimiz fakat yağdıktan sonra kızdığımız bir yağış… Bunu burada neden anlattım bilemiyorum ama varsın kalsın burada. İleride bunun da analizi yapılacaktır elbet. İşte, böyle karlı bir günde Patch, hayata uyum sağlayamadığının, sorunların üstesinden gelemediğinin ve hayatta yolunu kaybetmiş olduğunun farkına varmış, intihar düşüncesinden ötürü kendi isteğiyle psikiyatri kliniğine yatmıştır.
Bu hayatta bir insan için en güzel hediye, yardım ya da sevgi gösterme, adına ne derseniz deyin, dinlemektir. Dinlenilmek, kişiye verilmiş en büyük refah, huzurdur. Hiçbir zaman duyulmamış biri insanlara, umuda, hayata küser, vazgeçer. Dinlemek, iletişimin de en büyük ve ilk kriteridir. Patch, daha ilk terapi seansında kendini ifade etmeye çalışsa da klişeleşmiş olarak, kayıtsızca, dinlenilmeden “İlerleme kaydediyorsun,” cümlesini duyunca vazgeçer.
İlgiliysen dinle, anlaşılıyorsan da en büyük lükstür.
Patch’i iyileşme sürecini asıl etkileyen sebep, doktoruyla yaptığı iletişimsiz terapiler değildi, oradaki hastalarla kurduğu gerçek iletişimdi. Hastalarla kurduğu ilişkiler, onlar üzerindeki o küçük dokunuşlarda yaptığı etki ve beklenmedik olumlu geri bildirimler, ondaki var olmayan yaşam amacını ortaya çıkarır: “insanlara yardım etmek.”. Doktor olmaya karar verir fakat Tıp Fakültesindeki doktorların ve öğrencilerin tutum ve davranışlarıyla da zıt düşer. Onların bilimsel başarıları ile kendi hayat tecrübelerinden elde ettiği verilerin kaynağı farklıydı. Doktorlar ilaçların gücüne inanırken Patch, tebessümün, umudun, sevginin ve konuşmanın gücüne inanıyordu. Hastalarına bir beyaz önlüğüyle doktor kılığında karşısına çıkarken bir yandan da palyaço kılığında eğlendirerek çıkıyordu. O doktorluğun taınımını, “Bizim işimiz sağlığı arttırmak, bu da yaşam kalitesini arttırmakla olur, ölümü geciktirmekle değil,” şeklinde yapar. Hastaları, yakalandıkları hastalığın adıyla değil, kendi isimleriyle anardı. Bu farklı tarzıyla okuldan atılma tehlikesiyle yüz yüze gelir.
Çoğunluğun aynı olduğu dünyada Patch’i de kendileri gibi yapmak isterler. Bu yolda hatta bazen acımasızlaşırlar fakat o değişmez, o kapitalist düzenin bir parçası olmaz ve hayallerinden de vazgeçmez. Arkadaşlarıyla birlikte herkesin eşit olduğu, “insan” olduğu, kimseden ücret alınmadan iyileşme süreçlerinde kalabilmelerine olanak sağlanan o kendi hastanesini kurar. Çok nadir insanın cesaret edebileceği ve sahip olabileceği bir felsefe ile gerçek “Patch Adams”ı da tanımış oluyoruz bu sayede. O hâlâ büyük bir zevkle palyaçoluk yapmaya devam eden bir doktor, insan ve oyuncaklarını da yanından hiç eksik etmiyor.

“Bir hastalığa karşı savaşacaksak, gelmiş geçmiş en büyük hastalık olan ‘umarsızlıkla’ savaşalım.”
-Patch Adams-
Filmin en etkilendiğim sahnelerinden biri de tabii ki Patch Adams’ın şiir okuduğu kısımdı. Aşkın bu dünyada yeşerip büyüyeceğine inancım olmasa da düşler dünyamdaki aşka güzel bir hediye bu şiir, Neruda’nın “Yüz Aşk Sonesi” kitabından olan “Seni Seviyorum”:
SONE XVII
Tuzun gülü olmasaydın sevmezdim seni
ya da ateşi metheden karanfillerin oku:
Seviyorum seni belirgin, sevgisi gibi karanlık nesnelerin,
gizliden gizliye, gölge ile ruh arasında.
Seviyorum seni çiçek açmayan otlar gibi,
Taşır elbet içinde bir şeyler, gizlidir ışığı o çiçeklerin,
şükrederim aşkına, yaşar bedenimde gölgesi
inceden inceye bir koku tüten toprağın.
Nasıl olduğunu bilmeden seviyorum seni, ne zaman, nerede?
Dolaysız seviyorum seni sorgusuz ve onursuz,
Böyle seviyorum seni, bilmeden başka bir davranış;
başka bir yolumuz var mı ki seninle benim,
böyle yakınken göğsümde benim olan ellerin,
böyle yakınken düşümle kapanmış gözlerin.
Pablo Neruda – (100 Aşk Sonesi, 1959)
Fatma Arslan
Elinize sağlık 👏
Meryem
Takdir ediyorum
Emine
TEBRİKLER❤️🤍
admin
Teşekkürler…(: