Ah o hülya!
Çağırmıyorum elbette, belki de çağırmalıyım;
Nerede olduğumu bilmediğim bir yerdeyim.
Bilmem kaçıncı kat, uzun da bir yolculuktu;
Saatler sürmüştü, belki aylar gibi, oysa tek bir gecenin tek bir saati.
Ayın hangi evresinin bir parçasıyım, bilmiyorum;
Meğer üstündeyken hepsi aynıymış.
Simsiyah bir asansördü, dönüşsüz olduğunu söylemedi de görevli;
Sadece bana baktı, ben ona, aylar süren bir saat.
Geri dönecek, biliyorum, ummak bu olsa gerek;
Umut, imkânsız nedir bilmeyen, değil mi ki?
Hayır, hayır, unutmuş olamaz;
Devasa bir ay ve ben…
Her gece kendisini dikizlediğimiz ve belki de bundan hoşlanmayan;
Onunlayım, peki, o benden haberdar mı?
Konuşmaya ihtiyacım vardı;
Bir hülya için uyumak gerekmezdi, uyumadım hiç.
Ben kurdukça gerçeklik arttı, ben yeniden doğdum;
Vazgeçmek ölmekti, bildim.
Hâlâ gelen yok, imdat düğmesi de yok;
Söz vermişti, dönmüyor.
Bir müzik yükseliyor, senfoni o kadar canlı ki;
Nefesin sıcaklığını, ses tellerinin o gergin ve kaygan hissi…
Orkestra şefinin ellerini görüyorum;
Çok kıvrak ve çok güçlü iniş çıkışlar, etkileyici…
Sabırsız bir hayranlığın etkisi altında dansa başlıyorum;
On dört yaşımda aldığım dans derslerini unutmamış kaslarım.
O kuleye hapsedilmiş prenses benim şimdi;
Biliyorum, biliyorum, her masal mutlu bitmeyecek.
Anla işte, sinemayı çok severdim, karanlıkta izlemeyi, ağlamayı;
Kimse görmeden, bilmeden başköşeye kurulmuş hülyaları…