Artık daha az güzeliz. Çirkinleşiyoruz. Ruhumuzla beraber bedenlerimiz de. Yanlış okumadınız, aynen öyle; çirkinleşiyoruz. Bakmayın onca profesyonel makyajın yapılmasına, gittikçe artan ve gelişen botoks ya da estetik cerrahisine ya da yöntemlerine. Hepsi birer yanılsama ve kandırmaca; kimse değil, biz kendimizi kandırıyoruz. Aslında bilincimiz, beynimiz bunun çoktan farkında. Bu yüzden araştırmalarımızın, uğraşlarımızın çoğu da bu yönde. Sahip olduğumuz zamanın çoğunu daha iyi, daha güzel nasıl görünürüze harcıyoruz. Kilo, boy, ten rengi, kırışıklıkların kontrolü, bebeksilik, saçlar, kaşlar, dövmeler, dudaklar, gözler… Gamzelerin bile artık olması gereken yerler arasında kalçamız çoktan yerini almıştı. Kemiklerimizin şekli ve duruşuyla bile uğraşıyoruz. Daha geçen haberlerde elmacık kemikleriyle rekorlar kırmaya çalışan kadını izledik.
Estetik ve güzellik, sadece kadınların değil, erkeklerin de sorunu. Cinsiyet, yaş, seksüel anlayış fark etmeksizin herkesin hem de. Lazer operasyonları, botoks uygulamaları, saç ekimi, dolgu, kaşların şekli ve hatta yokluğu bile erkekler arasında da olağan ve normal birer ihtiyaç olarak algılanmaya çoktan başladı. Bu yazıyı okuyanların acaba kaçı hiç dokunulmamış ve kendi doğuştan getirdiği malzemelerle yetiniyor sizce? Emin olun, onlar, okumayanlar arasında; çünkü “güzellik” kelimesini okumak bile yetti yoksunluk yaşayanların dikkatini çekmeye.
Güzellik ölüyor. En güzel olan, kaynağımız ölüyor: Doğa Ana. “Bakınız: Bilmem Neresi Tabiat Bahçesi’ne giriş için bir milyon ödeme yapınız. Bakınız: Biliyorum Orası Botanik Parkı’na dört yılda bir sadece haziran ayının yirmi yedinci gününde giriş yapabilirsiniz.” Bu ve benzeri uyarı ve bildirimleri takip ediyoruz, anladınız mı? Sayılı günler, pardon, sayılı yerler kaldı. Oralara akın akın doluşuyor, istila ediyoruz. Tapınaklardan daha çok tavaf ediliyorlar.
Güzel olan her şeyden vazgeçiyoruz. Emek ve uğraş yok oldu. Güzel yemekler yapmıyoruz. Estetik tabaklar hazırlamıyoruz. Hazır olan gıdaları neredeyse poşetleriyle, kutularıyla beraber yiyeceğiz. Tarlalarımız ve tarla emekçilerimiz azalıyor; laboratuvarlarımız ve laborantlarımız ise artıyor. Her şey melez ve suni. Organik olan ya yok ya da çok pahalı. Günlük almamız gereken protein, yağ ve karbonhidratların hiçbirine uyamıyoruz. Onların da hapı, tozu var; bembeyaz ve güneşsiz laboratuvarlarımızdan. Hücrelerimiz çürüyor. Hücrelerimizin istediği her şeyi onlardan esirgiyoruz; hücrelerimizi neden cezalandırıyoruz? Biz, hücrelerimiziz; hücrelerimiz ise biz.
Güzellik ölüyor ve güzel olana olan aşk ise büyüyor. Efsanelerin, masalların, romanların ve kahramanların var ettiği ve yücelttiği o biricik aşk yok artık; yepyeni aşklar doğdu, doğuyor. Aşkların hepsi pırıl pırıl; hepsi güncel. Aşkın ömrü kısaldıkça yenileşiyor, çoğalıyor. “Aşka âşık” hipotezi yaşatılmaya çalışılıyor. Aşk tekil, nesneleri ise sonsuz; insanın ömrü kadar âşığı var.
Âşık olmak, sanat işiydi. Ustaca işlemekti aşkını. Biricik bir öykü yaratmaktı. Öyle olmuyor. Ölümler arttı. Âşık olan yaratmadan öldürüyor; hunharca katlediyor. Paramparça bırakıyor. Özensizce tüketiyor, gittikçe artan bir hırsla, heyecanla, arzuyla, açlıkla ve susamışçasına saldırarak… Etraf darmadağınık ve zifiri bir umutsuzlukla kör ediliyor. Adice atılıyor bir köşeye adına aşk denilen. Sonra sıra ötekine geçiyor. Onun sonu da aynı ama o aşkın ömrü daha kısa sürüyor. Açlık ve susuzluk tükettikçe büyüyor; doyumsuzluk daha da canavarlaşıyor. Bir güzel, başka bir güzel uğruna ölüyor; sonu yok, son aynı.
Sanat, aşktan doğmuştu: Aşkla da gelişiyordu. Sanatçılar biricik ve özgündü; sayıları ise azdı. Onları parmakla gösterebiliyorduk. Adlarını biliyor ve anabiliyorduk. Onları konuşurduk; onları konuşurken içimiz kımıldardı. Korku nedir bilmezdik, severdik, ışıldardık. Aydınlanırdık çokça. Aydındılar ve rehber olurlardı. Umut satmaz, umut olurlardı. En çok da kendilerine umut olurlardı. Onlar gözlerine bakarak haz duyduklarımızdı ve bu yeterdi. Oysa şimdilerde… Şimdilerde sanatçılar çok çok fazla… Adlarını bilmiyoruz, unutuyoruz, korkuyoruz. Gözlerine baksak, biliyoruz ki, taş kesilecek ruhumuz, hissetmez olacağız, umut etmeyeceğiz artık. Adlarını ansak, mezar kazıcımız olacak, diye ödümüz kopuyor. Biz bakmayı bıraktık, onlar ise dikkat çekecek yollar buluyor. Üretim arttı.
Sanat eserleri denilen şeyler, kitaplar, heykeller, resimler, biblolar, yapılar, müzikler, kokular, hepsi birer hipnoz nesnesi, hepsi birer güzelin kopyası; güzelin daha da çirkinleşen yansımaları. Ederi artan ama güzelliği azalan sanatlar… Aşk, insandan nesnelere bulaştı. Nesnelerin malzemeleri ise insan oldu. Birer yaratıcı, âşık, Tanrı, güzel olabilmek için insanlar ölüyor; öldürüyoruz. Romanlar, öyküler yazabilmek için olmadık olayları, olmayacak insanlarla yaşıyoruz. Bozduğumuz dünyanın kalan parçalarından türlü entrikalarla ve çeşitli pozlar kesip âşık gibi çiziyor ve inşa ediyoruz. Fotoğraflarımızın hiçbiri kendimiz değiliz. Fotoğraf çekiminden önce duş alan model, kapüşonunu kafasına çekip kendini sokaklara attığında rahatlıyor. İnsanları etkileyip kontrol eden müdür, evde, televizyon karşısında, rengi atmış beyaz atletiyle uzandığı koltuğunda burnuyla, ayaklarıyla oynadıktan sonra meyvesini ısırıyor; sonrada aşkla evlendiğini söylediği eşinden ayrı bir yerde uyuyor. Güzel olan hiçbir şey kalmadı.