Deniz susar, ben duyarım;
İçimdeki uğultuya rağmen dışımın sessizliğiyle var olurum.
Belki saatlerdir, belki de bir ömür buradayım;
Denizin bana benzeyen yerlerini izliyorum;
Maviye, ona dönüştüğümü izliyorum,
Dağınık, derin, taşkın ve dalga dalga…
Ne kadar kaldığımı bilmiyorum…
Ama gitmek de istemiyorum.
Köprüler kuruyorum,
Bazıları Boğaz’da, bazıları içimde…
Sadece oturuyorum…
Dalga geçiyor benimle Boğaz.
İstanbul’un iki yakası gibi,
Bir yanım huzur bir yanım fırtına…
Sadece oturuyorum…
Kendime köprü oluyorum.
Belki de, Boğaz’a değil,
İçimdeki manzaraya bakıyorum.
İçimdeki soruların sesi azalıyor yavaşça…
Biri ya da bir şey yaklaşıyor, evet, evet,
Uzakta değil, yakında arıyorum kendimi.
Küflü bir duvara yarım yamalak yapılmış yama sıva gibiyim,
Düştü düşeceğim…
Ey gök!
Yeryüzünün yutucu karanlığını istemiyorum,
O kör edici aydınlığını ver bana.
Biri kendi aynasındaki güzellikten boğulur mu hiç?
İçten içe çürüyen ama göz kamaştıran bir iktidar çiçeğiyim.
Hem güçlüyüm hem de koca bir kırılgan,
Hem yaşayan hem de bir ölü…
En iyisi o kör edici aydınlığını ver bana.
Evet evet! Deniz gibiyim!
Bu sefer belki de değil, kesin!
İçimde bir yer var, biliyorum,
Ama bu dünyaya da ait değilim.
O koca mavinin bir tonuyum şimdi.
Şimdi buradayım ama nerede olduğumdan da emin değilim;
Belki bir banktayım, belki de içimdeki çökmüş bir anının kıyısında…
Az ya da çok, sessiz ya da gürültülü, önemli mi?
O köprülerden de geçmiyorum artık,
Kendimi suya çiziyorum…
Sahi, kendim dediğim kaç kişi?
Çünkü ne zaman dokunsam bir şeye geçip gidiyor içimden.
Gövdem çürürken, zihnim genişledikçe büyüyor,
Ruhuma gölge edecek yeni bir beden arıyorum.
Varlık, bendeki yankısını unuturken ben duyuyorum onu.
İçime uzanan yolda bir han var, biliyorum;
Giriş yasak, çıkış yok.
Kökü karanlık, çiçeği yıldız tozu iktidar dallanıyor orada.
İçimdeki biri bir taht kuruyor oraya;
Başka biri tahta kurulmuş, diğeri diz çökmüş önünde.
Her gün biri, bir yaprağımı koparıyor içimde;
Hangisi benim, bilmiyorum.
Çünkü ne kadar bilirsem, o kadar kırılıyorum;
Anlam, bir diken gibi boğazımda, yutkunamıyorum.
Biliyorum yine de, o çiçeği koparan kendini kanatır.
İktidarımı acıyla bağırta bağırta kurdum ben;
Her şeye rağmen her çiçek gibi devrilmeye yazgılı.
Hem doğuran hem gömen o toprak kutsamaz beni artık;
O zaman güzelliğim de kurur, sözüm de.
Artık ne deniz susturabilir beni ne de içimdeki çokluk:
Ey gök, o parlak gölgende sonsuza dek uyut beni.
