“Duvarlarıma astığım hikâyelerimi satışa çıkardım,” dedi günlerdir mekânın merkezindeki masaya sinmiş olan şair.
– Bugün çikolatalı, fıstıklı, limonlu ve naneli olanları tattıracağım.
– O tatları nasıl karıştırırsın. Kimse beğenmeyecek. Naneli ile diğer tatlar bir arada olamaz.
– Sen ne anlarsın ki… Asıl lezzet zaten nanelinin verdiği o ferah tatta olacak çikolata içinde. Sen hiç ferah bir çikolata tattın mı?
– Çikolata ferah mı olurmuş?
Loş bir mekânın genişçe bir şekilde alanlara yayılmış masalarında teker teker oturmuş olan yazar, şair, çizer ve kısacası sanatçıları hem kendi kendine konuşuyorlardı hem de birbirlerine cevap yetiştiriyorlardı. Aslında dışarıdan izleyen birileri, onları sadece kendi kendine konuşuyor görürlerdi. Dört yaşındaki çocukların küçük bir oyun alanında kendi başlarına oynamaları gibi ben merkezci, çevresini umursamaz, dışa kapalı ve monolog hâllerinden farksızdılar. Kocaman, uyuşmuş, savruk ve çelimsiz bedenlerin içinde koşturan çocuklar görülebiliyordu.

Sol tarafta, diğer masalara göre büyükçe bir masanın üzerine bağdaş kurup oturmuş bir kadın heykeltıraş, “Lanet olsun, parmağım kırıldı,” diye bağırınca tüm sanatçılar bir an yerlerinden kalkmadan ona dönüp baktılar. Sadece döndüler ve beklediler, başka bir tepkiyi. Hiçbirinde panik ya da endişe havası oluşmadı. Birkaç şair ve yazarın, kadının heykeli üzerine eğilmiş, başka hiçbir şeyin umurunda olmadan ilgisinden kaynaklı baldırlarına kadar sıyrılmış eteğine takılmış gözleri, oltadaki balığın yuvarlak gözlerine benziyordu. Kıpırtısız ve kocaman, geniş gözler… Kadının hiçbir şey umurunda değildi. Ne kendisine bakan gözlerin farkında gibiydi ne de etrafındaki buğulu görüşe neden olan gri atmosferin. Sadece bir anlığına kadın dönüp bir şöyle etrafa baktığında ki o da kasılmış bedenini biraz olsun ısıtmak amaçlıydı, kendi üzerinde gezinen gözleri görünce kaşlarını çattı. Buna karşın diğer kaşlar daha sert çatıldı. Gözler küçümseyici; sarhoş bakışlardan tiksinen bakışa dönüşüyorlardı. Bir şeyler hatırlamış gibi kadın, yeniden omuz silkip heykeline gömüldü. Avuçları ile yere basan, bacakları kollarının etrafından yukarıya doğru kalkmış, başıyla göğe selam veren heykel, işaret parmaksız kalmıştı. Artık dünyaya karşı bir “sus” çekemeyecek, bir şeyler anlatamayacakmış gibi… Sadece göğe bakacak ve bir gün oraya yükseleceğinin umuduyla ayakta -avuçları üzerinde- kalacağını sembolize ediyordu.
Savur saçlarını yeşil saçlı kadın,
Rüzgâr sadece senin kokunu taşısın bana, sadece bana.
Uyandığında ve uyuduğunda gözlerine dolan ben,
Bekliyorum seni her an, sadece bana gel,
Sadece beni solukla, sadece beni yaşa.
Birkaç saat boyunca içe içe bitiremediği, tüttürdüğü purosunun dumanı içinde kendinden geçmiş yeşil fötr şapkalı şairin söylediği şiir, yaşıyordu. Onun masasındaki ikinci sandalye karşısında değil, hemen yanı başında durmaktaydı. Etrafa saçılmış kâğıtlar sadece masada değildi. Kâğıtlardan biri oturuyordu, birkaçı ise masadan kaçmıştı. Kaçanlar, saldırıya uğramış gibi duruyorlardı. Yeşil saçlı kadın ise sadece kendisine bakıyor ve o da şairin kendisine hissettiği tutkusunu anlatıyordu. İkisi de baygın bakıyordu.
Mekânın sağ köşesinde, masaların uzak kaldığı bir bölüme, özel renk değiştiren ve ayarlanabilen ışıklandırma yapılmış alana iki ressam kadından biri yerleşmişti. Çok fazla dağınık ve kabaca çalışıyordu. Kendisine özel olarak yaptırdığı devasa şövale ve tuval üzerinde rahatça oynayarak çalışabileceği, kayan bir mekanizmaya sahip merdiven sistemi de yaptırmıştı. 4.05 m yüksekliğindeki şövalede 450×550 cm boyutlarında hazırlanmış siyah bir tuval yerleştirilmişti. Adeta dans ederek resim yapıyordu. O da sarhoştu, alkolsüz ve otsuz. Arada bir merdivenden masasının üzerine zıplayarak tuvaline uzaktan bakıyor, bir manzaraya bakar gibi uzun uzun seyrediyordu. O sırada da anlaşılmayan, sadece kendisinin anladığı bir şeyler mırıldanıyordu. Ayarı düşük ve sürekli renk değiştiren ışık altında, siyah bir tuval üzerine anlatmak ya üzerinden anlatmak, profesyonellik ister. Kadın ressam masa üzerinde, ayakta seyrederken bir süre sonra tuvalden yükselen müzikle hafif kıvrımlı danslar etmeye başlıyordu. Diğer birkaç onu görebilen masadan da alkışlayanı oluyordu ara ara, yazacakları bir şeyler olmadığında. Kadın bunları duyuyor muydu, bilmiyoruz.
Sağ taraftaki başka bir masa boştu. Düşündüm de, “boş” doğru bir kelime mi, bilemedim. Bir masanın doluluğu, onun başında duran birilerinin olmasıyla mı mümkün sadece? Masanın üzerinde yenmiş meyveler vardı, çoğu yarım bırakılmış. Rengi değişmiş, çürümüş… Buruşturulmuş peçete de bile karalanmış cümleler var, belli ki seslendirilmek istenmiş fakat başarısız kılınmış cümleler… Meyve tabağının altına uçları tutturulmuş dağınık birkaç karalanmış kâğıt, bilerek mi bırakılmış, unutulmuş mu, belli değil. Belki de tuvalettedir masa sahibi.
Sol taraftaki bir masada hem şair hem de yazar olan bir adam kendinden geçmişçesine uyuyor. Sandalyesinde kaymış, başı arkaya doğru sarkmış, kolları sandalyenin kenarlarından düşmüş sallanıyor, ağzı açık fakat hiç horlamıyor. Bu şekilde nasıl uyuyabiliyor, diye kendimi düşünmekten alıkoyamadım minik bir süre. Hemen “bana ne” deyip gözlerimi kendi masama sonunda getirebilmiştim.
Gözler, yaramaz bir çocuk gibidir. Kontrol edilmesi zor, söz dinlemez, enerjik, meraklı. Kendine ait olanlar hariç, her şeyi görebilendir gözler ya da görmek isteyen, diyelim. Meyve yemeyi sevmem, istemediğim hâlde masamda meyve tabağı dolu. Benim masamda, benim ne istediğimin bir önemi yokmuş gibi. Yazmak istedim. Sadece istedim, kâğıtlar boş kaldı. Doldurmak neyi değiştirecekti ki? Çoğu şey yaşanmıştı ve bitmişti. Daha ne kalmış olabilir? Sanırım en toplu, düzenli masa bende. Bu iyi bir şey mi, bunu da bilmiyorum. Kâğıtları olup kalemi olmayan bir yazar ya da şairin hükmü nedir? Yine de yazan sayılır mı, yazmış mıdır, yazıyor mudur hikâyesini? Okunuyor mudur? Okunuyor muyumdur? Kalem mühim. İnsan yine de somut kanıtlar görmek, dokunmak istiyor. Boş olan elim yanlışlıkla, bu refleks de nereden çıktı, vişne suyumun masaya dökülmesine sebep oldu. Artık o kâğıda istesem de bir şeyler yazamam. Yazamasam da artık kâğıdım dolu, vişne suyuyla. Buna karşılık, ne hissettiğimi bilmiyorum, sadece ne hissetmediğimi biliyorum. Ne üzgünlük, ne coşku, ne heyecan, ne tedirginlik, ne acı, ne gülünç bir his vardı. Hiçbir şey… Boşluk… Kocaman, derin, zifiri ve hafif soğuk bir boşluk. Biraz üşüdüm bir an, ani bir titreyişimden anladım onu da. Kalkma vakti geliyor. Yürüme vakti.
Çoğu hikâye masalarla ilgili, fark ettiniz mi? Masada başlayıp masada biten hikâyeler var etrafta. İzleyin. Şu an, entelektüel bir mekânda, bir masada -ortalarda bir masa, hiç sevmediğim şekilde her tarafa açık, duvarsız bir masa- oturmuş, karşımdaki kişiyle mühim planlar yapıp kararlar alırken diğer masaların hikâyelerine de göz-kulak misafiri oldum. Bu misafirliklerim, beni hangi hikâyeye ait kılar?