Yaşarken hayallerimizin peşinden sürüklendiğimiz aşikârdır. İster düşlerimiz dipsiz bir kuyuya terk edilmiş, sakat bırakılmış, çaresizliği kabullenmiş olsun, ister bedenimize sıkışıp kalmış bir ruh olmayı reddedip uçsun, uçsun, uçsun… İlk düşlerimizi kendimizi bilmeye başladığımız anda bilinçli olarak kurmaya başladığımızı sanırken aslında, doğduğumuz andan itibaren sadece kendisini bildiğimiz anneye, dönme ve kollarında kalma düşlerini bilinçsizce kurmaya başlarız ilk olarak. İlk kopuşlar, ilk bağlar, ilk hayal kırıklıkları, ilk acılar, ilk aşklar oluşur bu evrede. Sonrasında üstüne eklemeye, yığmaya başlarız. Ya gerçekleştikçe düşler, bir düzen oturur ya da o dağınık yığılmalar altında kalırız.
İlk kırgınlık, yıkılmaya müsait temeli kurdu. Bir müddet daha bu zayıf temeli besledim. Sonra okudukça doğayı, insanları, hikâyeleri, gözleri, ışığı, denizi… Beslemeyi unuttuğum temel, temizlenmeye başladı, şekil değiştirmeye, kendine bakmaya, kendini göstermeye… İlk önce bana, kendime, sonra kendine… Çatırdamalar durdu, gece gıcırdamaları sustu, uyumaya başladım. Yıllar, yıllar sonra o önemli günler, yol ayrımları oluşmaya başladı. Merak duygum baskın geldi; döndüm baktım; bir sağa, bir sola, bazen ufak bir geriye dönüş; yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm; ilerledim. Hiçbir şey geçmişi silmedi, silemez; hepsi benimle geldi, yürüdüler; bazen sürüklenerek, bazen yanı başımda, ilk sırada.
Bazen gözlerim kör yaşadım, bazen fır fır anlayarak, fark ederek, fazlaca, insanları korkutarak. Farkındalık insanı korkutan bir potansiyeldir; sırları ifşa eder; insanların kendilerinden bile sakladıklarını sen anladığında… Korkarlar. Korku, telaşlı bir duygudur, sakardır; kendini besleyen faktörleri beslerken ve korurken dikkatsizdir; etrafında ne var ne yok, yıkar geçer. Arkasında bir kaos bırakır ya, çünkü bahanesi korkuyordur, geriye dönüp de bakmaz; görmez, bilmez verdiği zararları çoğunlukla.
Ellerim cebimde uzun süre yürüyemedim; ya düşersem de beni tutacak olan ellerim cebimde vaktinden önce yetişemezlerse beni tutmaya? Tüm uzuvlarım benim için yaşar; tökezlememem için ya da tökezlediğimde bana destek olmak için. Biri eksik kalırsa tüm dünya yıkılır, yıkılacaktır, bildiğim ve öğrendiğim bu. Bu sefer de ellerim çok üşüdüler ev dışında nöbet tutmaktan. Fedakârlık, hastalık kaptırır. Bütünlüğümü korumak için hastalanmam gerekiyor; ne çaresiz bir paradoks içinde yetişir ömrüm.
Bazı hayallerin gerçek olabilmesi için bazı hayallerden de vazgeçmek gerekiyordu, vazgeçtim. Büyük mücadeleler, kocaman fedakarlıklar, kritik kararlar, bariz riskler alarak ayrı bir eve çıktım, işimi kurdum. Kaba ve anlayışsız insanlarla anlaşmalar yapmak zorunda kaldım. Hak etmeyecek insanlara destek verdim. Mutlu etmeyecek şehirde, mutlu etmeyecek insanlar içinde, ileride çok mutlu edeceğine inandığım düşler için yaşamaya ve savaşlar vermeye başladım. Her akşam başım önümde, koşar adımlarla geldiğim evime, tir tir titreyerek ve boğularak yaşamaya başladım.
Dün akşam yine yerinden kımıldamayacak, gidemeyecek, terk etmeyecek olan evime koşarak geliyordum ki, kolumdan sertçe biri tuttu. Tam sokağın köşesinden hızla dönecekken tutulmak, sendelememe neden oldu, duvara çarpmaktan son anda kurtuldum; yine soğukta nöbet tutan ellerim sayesinde. Daha kaç kez kurtarılacaktım, kim bilir. Başımı kaldırdığımda benden yaklaşık bir on santimetre daha uzun bir teyzenin masmavi ve ışıl ışıl olan gözleriyle karşı karşıya geldim. Hiçbir tepki veremedim, dondum kaldım. Öyle bir bakıyordu ki o gözler; hem kızgın, hem kırgın, hem şefkat dolu… Ne korktum ne de başka bir duygu… Beni kendine döndürerek kendisi arkasını dönerek geldiğim yola doğru yürümeye başladı.
“Beni takip et kızım.” Bunu öyle kararlı bir ses tonuyla söylemişti ki bana uygulamaktan başka seçenek bırakmamıştı. Sessizce denileni yaptım ve hemen arkasından onu takip ettim. Evimin bulunduğu sokağın iki sokak arkasındaki caddede bulunan Bilgi Evi’nin parkına giriş yaptık. Etraf pek kalabalık değildi bu akşam, sakin ve sessizdi. Parkın köşelerine işlenmiş bahçenin taşlarına oturdu; ben de usulca yanına oturdum. Öyle açık ve netti ki davranışları, mimikleri adeta konuşabiliyordu, sese gerek kalmıyordu sanki.
– Yaşam boyu çeşitli hayallerin, anlık keyiflerin peşinde koştuk. Yeni yeni yolculuklara çıktık, yeni insanlarla tanıştık, yeni hikâyeler yazdık durduk. Bunları yaparken de gittiğimiz yolu hep biliyor gibi davrandık ve bu sahte eminlikten dolayı içimizi rahat tuttuk, susturduk vicdanımızı. Savruluşlarımıza isimler verdik. İsimlendirirsek bize ait olurlar ve bizden olurlar sandık. Yalnızlığımızı kandırdık. Yaşadığımız ilklerin, en ilk olduğuna inandırdık kendimizi. Yaşayacağımız diğer en ilklerin enini düşledik durduk. Özel oluşumuzu bunlara bağladık, kendimizi sahtece tatmin ettik. Peki, gerçekten tatmin olduk mu? Seksen bir yaşındayım ve hiç öyle hissetmiyorum. Sen de hissetmeyeceksin.
O anda bana döndü baktı bir kez daha o ışıl ışıl, mavi gözleriyle. Bu sefer sadece şefkat vardı onlarda. O anda tuttuğum tüm nefesi bir anda verince hafifçe gülümsedi bana. Birbirine kenetlenmiş olan ellerimi tuttu ve başını eğdi hafifçe. Yine mimikleriyle konuşuyordu.
– Hissetmem için ne yapmam gerekiyor?
Bu soru ağzımdan çıktığı an, o ana kadar hiç mutlu olduğumu hissetmediğimi fark etmiştim. Bana neden bu hayatta koşturduğumu sorsalar, elbette, düşlerim için diyecektim. Beni mutlu edeceğine inandığım düşlerim için… O hâlde neden hiç mutlu hissetmemiştim?
– Önce ellerinin kenedini çöz, sonra onlara bile tutunmaktan vazgeç. En yakından en uzağa kadar devamlı bir şeylere, birilerine tutunuyoruz, bilinçli ya da bilinçsiz. Tutundukların seni tutmuyor, sen onları tutuyorsun. Onlar bir anda yerinden kalksalar ya da bir anda hızlansalar, tutunduğun yerden koparsın ve yine düşersin. Birkaç aydır, ara ara seni görüyorum kızım. İzliyorum. Hatta birkaç defa denk geldik sokakta, sana selam verdim. Beni hiç duymadın. Ya hızla evinden çıkıp gidiyordun ya da hızla eve geliyor, telaşla kapıdan girişini izliyordum. Senin o hâlin içimi çok acıttı. O koşuşturmaların, beni yordu. Kim bilir, seni ne kadar yoruyordu? O gencecik gözlerinde ışık görmüyorum. Önünde belki yıllar var ve sen şimdiden o yaşanmamış yılları da geçirmiş gibisin. Nereye koşuyorsun? Biliyor musun? Yaptığın seferler, seni hiçbir zaman bir yere ulaştırmayacak. Biraz dur, biraz bırak, tutunma hiçbir yere, gözlerini yerden kaldır ve düşünme. Sadece soluklan. Sadece nefes alıp vermek de önemlidir. Bunu başaramayacağını düşünen ne kadar çok insan hayatına son verdi, bunları biliyoruz. Artık biraz da dur. Hoş geldin mahallemize güzel kızım.
Usulca kalkıp gidişini hatırlıyorum. Ve bana o giderken karşılıksız verdiği şefkat dolu tebessümünü. Sonrasında gözlerimden uzun süredir akmayan yaşların ılıklığını hissettim. Sanki geldi benden tonlarca kiloluk yüklerimi aldı ve gitti o yaşıyla. Hafiflikten bir süre daha yerimden kalkamadım. Bahçeyi izledim. Ağaçları, oturan birkaç çifti, birkaç çocuğun oynamalarını, sigara içen ve ağlayan kadını… Kadın sigarası bitince söndürüp çöpe attı ve ellerini cebine koyup gitti. O gözden kaybolunca kendime geldim ve kalktım. Nöbet bitmişti. Ellerimi cebime koyarak yavaş yavaş eve doğru yürüdüm. O gün çevrede ne kadar çok market, fırın, pastane, mağaza ve türlü türlü kültürden insan olduğunu fark ettim.