Kaç Kere Kaybedilir Bir İnsan?

Category: Hikâye-Öykü 123 0

Bir insan kaç kez ölür ki? Ben seni dört kez kaybettim. Kaç kere kaybedilir bir insan? Her defasında farklı bir ölüm, farklı bir mezar ama hiçbirinin adresi yok. Dört kez yas tuttum, her biri yarım kaldı. Aldığın her nefes benim içimde düğümlendi; bilmezsin, bunun insana nasıl hissettirdiğini. Kaç kez inkâr ettim seni kaybettiğimi, kaç kez kabullenirken yeniden öldün karşımda. Öyle bir hâle geldim ki, ne gerçek ne hayal arasında bir fark kaldı. Öldün mü, yoksa yaşıyor musun hâlâ? Yoksa, ölen benim de dokunamıyor muyum artık sana?

Etrafıma bakıyorum. Sevdikleri ölen çok insan var. Dünyada bir ben mi kayıp yaşıyorum sanki, diyorum kendime. Sonra düşünüyorum, bir şeyler eksik ve farklı. Onlar kaybını özlediklerinde gittikleri bir mezarları var: İnsanlar kayıplarını mezar taşlarına bağlamış; o taşlarda huzur buluyorlar.  Bende o da yok. Evet, dört kez öldün karşımda, dört kez kaybettim seni ama ne ölüm kâğıdın var elimde ne de gideceğim bir mezarın. Dört kez öldün, dört kez gittin, ama her gidişinle kendini başka birine teslim ettin. Her devir teslim törenin benim karşımda oldu. Bir ritüel gibi, ama kutsal değil; vahşi ve sessiz.

Hatırlıyorum, bir keresinde başka birine âşık olup onun evinde dirilmiştin. Sonra döndün bana; ama öğrendim ki o sevdiğin ölmüş.  Sevdiğinin sosyal medyasını son ölümüne kadar hâlâ takip ediyordun. Onun mezarı uzakta bir yerlerdeydi; sen sosyal medyada onu ziyaret etmeye devam ettin. Peki ya ben? Bana bıraktığın mezarsızlık ne olacak? Hiçbir yerde bir iz yok senden. Ellerim bomboş. Dört kez kaybettiğim bir sevdanın ağırlığını taşıyorum, ama ağırlık dediğim şey aslında bir hiçlik. Son gidişinde de kendini başkasına verdin; yine karşımda yaptın bunu. Devir teslimlerini hiç saklamazdın, diğer tüm her şeyini saklamana rağmen, ilginç değil mi?

Dört kez sevdiğimi kaybettim. Dört kez acılar içinde sakat düştüm, ellerimi kollarımı kesmişler sanki, doğrulamadım yerimden. Haftalarca sesimi duymadan yaşadılar çevremdekiler. “Başın sağ olsun,” dediler kısaca. Öyle sıradan dediler ki, benim için doğal afet gibiydi her bir ses; vücudum yağmalanıyordu her bir olayda. Öyle sıradan dediler ki, sanki bu iki kelimenin içine bütün o acıyı, bütün o eksikliği sığdırabilirlermiş gibi. Yüzleri bir anlık görüp kaybolan gölgeler gibi hızlıca gelip gittiler. Kimse görmedi beni, duymadı ve kaldırmadı da. Geçer, dediler sadece: “Zamanla geçer.” O an kalbime bir ağrı saplandı. Nefes alamadım, öksürük nöbetine tutuldum. Aklımda bana saatini verdiğin o günün anısı üşüştü. Saatin zamanı durmuştu; hatırlıyorum da nedense saat onu gösteriyordu oysa sen hiç sabahın o saatinde ayakta olmazsın. O saatte bana vermiş olmazsın saati. Sanırım benim zamanım hiç geçmeyecek; hep onda duracak. Zaman sert bir fanus içinde öylece korunuyor gibiydi. Şimdi ne yapacağım peki? Benim acım nasıl geçecek?

Aklıma bir fikir geldi. Saati yok edebilirdim. Saati yok edersem belki benim zamanım da yok olabilirdi, sahip olduğum zaman ne kadarsa sen gibi kaybolabilirdi? Bu fikir o an öyle rahatlatıcı ve inandırıcı gelmişti ki… Bir an içime bir enerji akın etti, hızla doğrulup kalktım yerimden. Eşya kutumuzu açtım, saati çıkardım usulca. Zarar vermeden yok edebilirmişim gibi davranıyordum; o an bu çok saçma geldi. Hırçınlaştım yarım yamalak ve sahte bir kargaşa yarattım kendimce. Yere vurdum saati, bir şey olmadı. “Çok kaliteli ve pahalı bir saat, dikkat et,” dediğini cümleler yankılandı zihnimde. Dinlemedim o sesini, kovaladım. Hemen mutfağa koştum. Sert bir şeyler aradım. Tezgahtaki bıçağı gördüm. Kaptığım gibi bıçağı saatin yanına koştum. Bıçakla o kalın fanusu kesebileceğimi düşündüm.

Hangi akılla hareket ettiğimi inan bilmiyorum. O an her fikir çok mantıklı geliyordu geldiği an zihnime. İşe yaramadı tabii kesme eylemi; birkaç çizik oluştu, o çizikler de camda değil, elimde, parmağımda olmuştu. Kandan nefret ederim, sinirlendim. Deri kordonunu kesebildim ama zamanı koruyan fanusa bir şey yapamadım. Zaman artık serbestti. Bu daha tehlikeli göründü bana. Hiç gitmeyebilirdi benden. Bıçağı hızla çevirip kulpuyla saate vurmaya başladım. Vurdum, vurdum. Çıldırmış olmalıyım, öyle düşünüyorum. Kıramadım hâliyle. Biraz yorulmuştum. Durdum, soluklandım, öksürdüm.

Aniden aklıma geçen evde yapılan o büyük tadilattan kalma kalın mermer geldi. Saati de kaptığım gibi yine mutfağa koştum. Mermer, senin bana verdiğin alet kutusunda duruyordu. Mermerle saate rastgele vurmaya başladım; aralıksız, hızlı hızlı, tüm gücümle. Çıkan ses kulağımda bir uğultu oluşturdu. Zihnim buğulandı. Ne kadar süre vurduğumu bilmiyorum ama bu sefer işe yaramıştı. Sonunda saat paramparçaydı. Cam kırıkları her yerdeydi. Parlak ve ışıl ışıldı. Cam fanusun kılmış olmasına rağmen acı anıların canlılığı kadar canlıydılar sanki. Her birinden senle olan anıların yansımaları sızıyordu, akıyordu sanki yavaş yavaş. Cam kırıkları farklı anıların gizli birer maktulü gibi sırıtıyorlardı bana; kiminde çocukça kahkahalarımızın yankısı, kiminde vedasız ayrılıkların hüznü, kiminde ellerinden akan sıcaklığın hissi, kimindeki asabi ve bilmişçesine yapılan bilgi yarışları. Ancak en derin olanı saatin kalbindeydi; yerde kırık bir hâlde yatan kendimi gördüm. Zaman çatlaklardan sızmaya devam ediyordu. “Başın sağ olsun,” sesleri çatlaklardan sızıyordu, keskindi sesler, duyulmayacak gibi değildi. Rahatsız olmuştum. Akrep ve yelkovan yerinde yoktu. Hatta hiçbir yerde yoktular; etrafa göz attım, bulamadım. Sonra bir anda her şey sustu. Zihnimdekiler durdu. Zamanı geri alamayacaktım. Bir ağırlık çöktü ruhuma; tuhaf ki o ağırlık aynı zamanda gevşetip rahatlatmıştı beni. Zaman mı o fanus da esirdi yoksa ben mi o anıya zincirlenmiştim? Şimdi o fanus yoktu, zincirler de.

Dışarıya baktım pencereden. Telefona koşup ekrana baktım. Modemden internet ışıklarını kontrol ettim. Sosyal medya sayfalarına girip onlara da baktım. Yeniden pencerelere koştum. Yapraklar… Yapraklar doğruyu söylerdi. Yapraklara baktım. Yapraklar hareket ediyordu; hışırtı seslerini duyuyordum. Rüzgâr da vardı. Hava gün ortası olmasına rağmen oldukça koyuydu; yağmur da yağacak gibiydi. Ee..? Duran hiçbir şey yok. Zaman her zamanki gibi akmaya devam ediyordu. İnsanlar capcanlı ve kendini göstermeye devam ediyordu. Eylemler, benim hayatım hariç, herkesin hayatında eylemeye devam ediyordu. Zaman ilerlemeye ve hatta “Ben buradayım,” demeye büyük alaycılığıyla devam ediyordu. Birkaç yaprak gördüm sadece; intihar edercesine bırakıyorlardı kendilerini bulundukları o ince dallarından. Onlar mı daha gerçekti, ben mi?

Ne kadar süre geçti, bilmiyorum. Kendime geldiğimde yerdeydim. Etrafımda susturulmuş bir saatin cam kırıkları vardı; elimde ise akrep ve yelkovan. Zaman akıyordu ve ben savaşmayı bırakmıştım, eski benliğimi de. Dışarıdan güçlü bir şekilde cama, yapraklara çarpan yağmur sesi geliyordu. Seyrek aralıklarla geçen arabaların tekerleklerinin biriken suda çıkardığı sesler bile o an sakinleştirici gibi hissettiriyordu benim için. Bir süre de yerde sessizce, kımıldamadan oturdum.

Gözüm yeni kitaplığımdaki boş raflara takıldı. Raflar öylesine soğuk ve ıssız duruyordu ki, gözlerim ıslanmaya başladı. Şimdi gökyüzü ile aynı hızda boşalıyorduk. Yalnız olmadığımı hissettirdi bana. Biraz daha alt kattaki raflara bakınca senin verdiğin kitapları gördüm. Yalnız kitaplardan biri hareket ediyordu. Bir an gözlerim gökyüzüyle aynılaşmayı bıraktı. Hayır, kitap değil, kitabın üstündeki harflermiş hareket eden. Çok korktum, kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Gözlerimi kurulayınca fark ettim ki hareket eden kitabın üstündeki harfler de değilmiş. Üstünde kocaman bir böcek vardı. Tanrım! Böceklerden çok korkarım, tiksinirim ve huylanırım da. O an sadece buz tuttuğumu biliyorum. Böcek de hareket etmeyi bırakmıştı. Sanki onu gördüğümü gördü; o da bana bakıyor. Senin kitaplarına dokunamıyordum; onları bir arkadaşım yerleştirmişti. Böceklere de hayatta dokunamam. Hayatımdaki iki dokunulmaz şey üst üste birbirlerine dokunuyordu. Ve öyle uyumluydular ki, kitabın üstündeki bir harf gibi duruyordular beraber. Ben ne yapmalıydım? Ben de bildiğim tek şeyi yaptım: Oturup yazmaya başladım:

Kaç kere kaybedilir bir insan?

 

 

 

 

30740cookie-checkKaç Kere Kaybedilir Bir İnsan?

Related Articles

Add Comment