Çoğalmadan Hemen Önceki Aşk

Category: Hikâye-Öykü, Uncategorized 59 1

– Bu evde mi yaşayacağız?

– Evet.

– Bu evde mi yaşıyordun?

– Evet.

– Ne kadar süredir? Çok eski görünüyor.

– Çocukluğumdan beri.

– Hiç taşınmayı düşünmedin mi?

– Hiç.

– Neden?

– Buradan başka bir yer bilmiyorum çünkü.

– Nasıl yani?

– Daha önce hiç başka bir evde, başka bir yatakta uyumadım.

– Nasıl yani?

– Öyle.

– Hiç mi?

– Hiç.

– Nasıl olur, anlamıyorum.

– Öyle işte. Annem hastaydı, sürekli bakım gerekiyor. Babam ise eve çok geç gelirdi. Bir gün hiç gelmedi. Annemle tek kaldık. Elimizdeki her şey tükendi. Okulu bırakıp çalışmaya başladım. Bulaşıkçılık, aşçılık, garsonluk, tekstilde kesimcilik, okulda hademecilik, tezgahtarlık ve en son kasiyerlik… Bir gün kasada yüz TL açık çıktı. Çaldın, dediler. Oysa çok dikkat ederdim. Nasıl açık çıktı, hiç bilmiyorum. Bakma öyle, gerçekten bilmiyorum. Vallahi billahi ben yapmadım. Çalmadım ben. Çalamam. Annem hasta, ona bakıyorum ben. Boğazından haram lokma geçsin ister miyim hiç? Benden başkası yok. Benim de ondan başka kimsem… Çok seviyorum onu. Çok…

– Anladım. İnanıyorum sana, hiç düşünmedim de zaten senin yaptığını. Gerçekten…

Pencereden baktık, uzun uzun… Yakındaki hiçbir şeyi görmedik, görmüyoruz. Yakına bakarsak birbirimize çarpar gözlerimiz, diye korkuyoruz sanırım. Ben öyle düşünüyorum en azından. Karşı duvara yazan birkaç genç var; kuşlar, güneş, vapur, birkaç bulut ve karanlık bir atmosfer… Ortada mantıksız gelen bir şeyler var. Ama çözemedim ne olduğunu…

İkimiz de yorgun düştük izlemekten. Göz kapaklarımız acıyan, dikenler batan korneamızı örtmek, sakınmak istiyor dünyadan ve dünyadakilerden. Sadece kendisine kalsın ya da kendisine baksın istedi belki de. Onu da bilemiyoruz. Usulca düştüklerini, havanın karardığını ve sessizliği bozan olmadığını biliyorum tedirgince, çekingence… Beklemiyordum çünkü. Sonunda yine ben sorarım o cevaplar ya da beni yine merakta bırakan ve başka sorular doğuran cevaplar verir, sanıyordum. Öyle olmadı.

– Benimle kalacak mısın, söyle?

– Kalmamam için bir sebep var mı?

– Yok mu? Görüyorsun, çok eski.

– Ne olmuş yani?

– Ne bileyim işte… Sen… Daha iyi yerlerde yaşamalısın. Daha iyisini hak ediyorsun.

– Onu nereden biliyorsun?

– Çok güzelsin!

O an diyecek hiçbir şey bulamadım. Sadece gözlerine baktım, yine uzun uzun… O da benimkilere… Biri nefes alsa ya da aldığı nefesi geri verse büyü bozulacakmış gibi hiç kıpırdamadık. İzin vermedik bu sefer göz kapaklarımızın bizi saklamasına.

Birden büyük bir çığlık koptu. İrkildik. Şükür ki büyüyü bozan ikimizden biri değildi. Suçlusu biz değildik, ben değildim. Çığlık bozmasa ben bozacaktım çünkü. Çok uzamıştı. Umut vermek istemiyordum. Seviyordum onu. Çok… Çok iyiydi, iyi biriydi. İyi insanlar hep terk edilendir. Onlar temizdir, terk edenler ise kirli. “Benden daha iyisini hak ediyorsun,” derler gidenler. Onu da kendileri ile sürüklemek istemezler gittikleri bataklığa ya da çöplüğe doğru. Bir kere çamura bulanınca insan, bir daha temizlenemiyordu. O kir, sonsuza dek alnına çalınan lekeydi. Herkesin gördüğü, bildiği, bildiğin… Ümit veremezdim. Ama terk de edemezdim. Elbette, kalacaktım. En azından bir süre… İyileşene dek…

Tekrar pencereye yöneldik. Kadıköy sahiline bakan, çok eski bir ev. Çimlerde top oynayan çocuklar, gitar çalan genç etrafında şarkılar söyleyen bir grup, öpüşen bir çift, ağaç altına saklanmış gibi sinmiş bir genç göğü izliyor. Güneş batmak üzere… Şiir gibi izliyor, dokunuyordu göğe. Güneş bir şairdi. Ama biz ona hiç şair demedik. O güneşti sadece. Şair olan kimse “şairim” demezdi zaten. Ayıpmış gibi saklardı. İnsanlar sevmezdi şairleri. Kibirli görürlerdi, kendini beğenmiş, çok bilmiş. Oysa her şeyi bilmek, çok sıkıcı..! İnsanın başına bela açar. Bilmezler, çok bilmenin güç değil, zaaf olduğunu. Çok bilen, açtır hep, doymaz. Âşıktır bilgiye. Bilgi ise hep çoğalan ve çoğaldıkça taşan, sahip olunamayandır. Bildikçe, bilindikçe uzaklaşır çoğu şey. Aşk sahip olunamayan, kaybedilmeye mahkûm olandır. Aşk taşandır, sığamayan, kaçan, durmayan, ait olamayandır. Her şeye, herkese sahip olmak isteyendir. Ama sonunda da hiçbir şeye sahip olamayan..! Bu yüzdendir âşık oldukça ve aşk bittiği sanıldıkça, kaçtığına her varışında daha öncekinde âşık olmadığını söyletendir. Onca güzel şey, hiç var olmamış, bir düşmüş gibi… Oysa hepsi birer aşk kırıntısıdır. Çoğalmadan, biraz daha çoğalmadan hemen önceki hâli.

– Sana ekmek köftesi yapayım mı, ister misin, severdin sanki?

– Yok, istemem. Yorulma, gerek yok.

Neye gerek vardı bu dünyada? İnsan sevdiği yemekten bile kaçıyor. Yaşamak istemeyene güzel olan, lezzetli olan her şey hasta eden bir şey gibi geliyor. Zehir gibi… Kaçıyorsun. Kaçarken ellerin kollarına dolanıyor. Parmakların titrek titrek dokunuyor. Ağlıyor gibiler, kayganlaşıyor tenin ve parmakların ve avuç için tutunamıyor, kayıyor, kayıyor, kayıyor. Kaydıkça sen yeniden tutunuyorsun. Sanki hiç vazgeçmez, hiç pes etmezsen belki, bir an da olsa kazanacakmışsın gibi…

Ben onun için çoğalmadan hemen önceki bir aşkım. Belki de daha da önceki aşkı. Kaç kere âşık olduğunu ya da kaç kere daha âşık olacağını bilmiyorum ki… Her âşık olduğunda, daha önce aşkları hiç var olmamış gibi yok olacaklar nasıl olsa. Yok olacaktım. Ama o, sürekli, âşık olmaya devam edecekti.

Âşık olmak temizlenmek midir? Bir kere âşık olanlara ne oluyor peki? Onlar hiç temizlenmeyecek mi? Ya ilk baştaki temiz hâli? O çoktan unutuldu, değil mi? Maşuk hep unutulandır, unutulacak olan… Ben hiç âşık olunan olmak istemezdim, istemedim. Unutulmak da istemiyorum.

5470cookie-checkÇoğalmadan Hemen Önceki Aşk

Related Articles

One thought on “Çoğalmadan Hemen Önceki Aşk”

  1. Konuşan Görüntüler

    Ne kadar hoş bir öykü. Çok samimi olmuş. İnsan okurken kendi iç sesiyle konuşuyor sanki… Etkilendim.

    Reply

Add Comment