Her devrin karanlık çağını bağırır, ağlardı şair;
Şiirler, gözyaşlarının üzerindeki mezarlıklar gibi,
Taşınabilir, ayak altından eksilmeyen…
Kuru ağaç dallarından izliyorum makber taşlarını;
Üstüne sinmiş hece taşlarının anlatamadıkları.
Kendilerine kül yutmaz diyenlerin mezarını da aynı toprak örtüyordu,
Yine soğuk, kuru, istiflenmiş yorganlar gibi…
Söndürün lambaları, ışık korkutuyor yaşayanları,
Habersiz bekledikleri toprak, karanlığı andırsın.
Tanıdık gelsin, sözlerinin, vaatlerinin nasılda aynılığı, tuhafça;
Rahatlamasınlar hakikati bulanlar,
Buldukları umdukları değil.
Şahidi değilim gördüklerimin;
Tanımazlar da beni, istemesinler de gençliğimi;
Vermem, açamam da kuytu gecelerimi;
Düşüncelerime yumaklanışların, tökezcilerin yeri yok.
Sanmasınlar düşmek mabedime, yer edinmek,
Apar topar süpürüyorum, bazıları birer toz zerresi.
Zifiri bir ormanın en kalabalık mezarları yolumdur, tek bildiğim,
En köklü ağaçların gövdeleri bodur, tüm yollar bu düştüğüm dip.
Sesler de yutulmuş, karanlık pek bir aç, doyumsuz yaratıkların anası,
Duyumlarım kendine de kör olmuş, ışığın çokluğu körlük.
Saatler değişmiş, çalmıyor şafak sökerken çanlar,
Artık haber vermiyor hiçbir tellal da gelen gidenden.