Yaratıcının Yalnızlığı: Mary Shelley Filmine Varoluşsal Bir Bakış

Category: Sinema 69 0

Mary Shelley… Adı edebiyat tarihinde bir bilimkurgu öncüsü olarak anılır. Ama bu filmde, o sadece Frankenstein’ın yazarı değil; aynı zamanda aşkı, hayal kırıklığını, yaratıcılığı ve kadın olmanın yükünü omuzlarında taşıyan genç bir kızdır. 2017 yapımı Mary Shelley filmi, romantik dönemin edebi ihtişamını bir arka plan olarak sunarken, esasen yaratma arzusu ile hayal kırıklığı arasındaki trajik ve büyüleyici gerilimi işler.

Yaratıcının Doğumu: Tema ile Gerçek Arasındaki Doku

Mary Shelley, Mary’nin 16 yaşında Percy Bysshe Shelley ile tanışmasıyla başlar. Bu ilişki, tarihsel gerçeklerle büyük ölçüde örtüşür. Mary’nin annesi, feminist düşüncenin öncülerinden Mary Wollstonecraft’tır ve erken yaşta kaybettiği annesi, Mary’nin yaşamı boyunca ruhsal bir figür olarak kalır. Filmde bu yön çok güzel bir şekilde aktarılır; Mary’nin annesine yazdığı mektuplar, onun aidiyet arayışının sembolüdür.

Gerçek hayatta olduğu gibi filmde de Mary, babasının kitabevinde çalışırken Percy ile tanışır. Percy, ateisttir, radikaldir ve özgür aşk savunucusudur. Ancak tüm bu ideallerin, Mary üzerinde bıraktığı iz, bir yıkım silsilesine dönüşür. Shelley’nin diğer kadınlarla ilişkileri, Claire Clairmont’un hamile kalması ve toplumsal dışlanma, Mary’nin içindeki boşluğu ve öfkeyi besler. Ayrıca Shelley’nin de savunduğu açık ilişki özgürlüğü, kendisine de mutluluk vermediğini görürüz. Kimseyle bağ kuramaz ve hiçbir şekilde mutlu olamaz. Bu gerçek olaylar, Frankenstein romanında gördüğümüz “yaratılıp terk edilmiş canavar” alegorisiyle müthiş bir bağ kurar.

Mary’nin canavarı, yalnızlık, reddedilme, aldatılma, terk edilme ve kabul görmeme gibi duyguların beden bulmuş halidir. Filmde Mary’nin bu duygularla yüzleşmesi, yaratım sürecinin sahici ve varoluşsal bir şekilde ele alınmasına zemin hazırlar. Frankenstein‘ın yazım süreci, tıpkı bir doğum gibi sancılı, tedirgin ve kaçınılmazdır. Mary, kendi kırık dökük hayatının parçalarını kelimelere dökerken, yarattığı karakterde kendini arar.

Toplumun Canavarı Kim?

Mary Shelley’de işlenen en güçlü temalardan biri kadın kimliği ve entelektüel alanlarda dışlanmışlıktır. Mary’nin romanını yayımlatmak için verdiği mücadele, edebi dehasının değil, cinsiyetinin yargılandığı bir toplum eleştirisidir. Roman ilk yayımlandığında isimsizdir; çünkü bir kadının böyle bir şeyi yazmış olabileceği düşünülmemektedir. Film, bu noktada açıkça modern bir feminist bakış sunar.

Bu yönüyle Mary Shelley, sadece biyografik bir dram değil, aynı zamanda edebiyat tarihine bir düzeltmedir. Kadınların deha üretme hakkı, aşkları, düş kırıklıkları ve yazma hakları üzerine güçlü bir manifestodur.

Sinematografi: Duygusal Tonun Görsel İzleri

Film görsel açıdan, Viktoryen dönemin puslu, soğuk atmosferini çok iyi yansıtır. Gotik öğelerle yüklü karanlık manzaralar, Mary’nin içsel karanlığıyla paralel ilerler. Yaz yağmurları, sisli göller, gri gökyüzü… Tüm bunlar Mary’nin ruhsal fırtınalarının dışsal birer izdüşümüdür.

Müzikler, filmin duygusal ağırlığını destekler nitelikte ve yerinde kullanılmış. Elle Fanning’in Mary karakterine getirdiği kırılganlık ile direnç arasında gidip gelen performans, filmi sürükleyici kılar. Ancak kimi eleştirilerde belirtildiği gibi, film zaman zaman dramatik yapısını fazla didaktik hale getiriyor. Mary’nin yaşadığı acılar, bazı sahnelerde sanki söylenerek değil de hissettirilerek verilseydi, etkisi daha kalıcı olabilirdi.

Olumlu Yönler:

  • Gerçek hayatla senaryo arasında güçlü bağ kurulması.

  • Elle Fanning’in içten ve ölçülü oyunculuğu.

  • Gotik atmosferin görsellikle desteklenmesi.

  • Kadın yaratıcılığına dair güçlü temalar.

Olumsuz Yönler:

  • Zaman zaman yüzeysel kalan diyaloglar.

  • Shelley karakterinin daha derin işlenmemesi.

  • Duygusal geçişlerde bazı kopukluklar.

Filmden Seçilen Türkçe Alıntılar:

“İnsan ruhunun derinliklerini ancak bir kadın anlayabilir, çünkü onları en çok kadınlar yaralar.”

“Kendi canavarımı yazdım. Çünkü bir gün biri gelir de beni anlamaya çalışırsa, onu nerede bulacağını bilsin istedim.”

“Bir kadın, sevdiği adamla değil, yazdığı kelimelerle ölümsüz olur.”

“Aşk, özgürlükle karıştırıldığında kadın için zincir olur.”


Sonuç olarak, Mary Shelley filmi, yalnızca bir biyografi anlatımı değildir. Aynı zamanda kadın yazarlığın, edebi kimliğin ve insanın kendi yaratımıyla hesaplaşmasının şiirsel bir tablosudur. Kendi iç canavarlarımızla yüzleşmeden, onları yazıya dökmeden tam anlamıyla özgürleşemeyiz. Ve belki de Mary Shelley’nin asıl yaptığı budur: Karanlıkta bir mum yakmak değil, o karanlığı bir romana dönüştürmek.

Kesinkes izleyin, izletin.

İyi seyirler…

31890cookie-checkYaratıcının Yalnızlığı: Mary Shelley Filmine Varoluşsal Bir Bakış

Related Articles

Add Comment