Akıllı olmak için düşüncelerin süslenmesi değil, tetiklenmesi gereklidir.
Her iş, ilişki, kamyonlarca yük taşır, ağrı verir, acıya gebe kılar. Semptomlar açıktır, gizil olan sadece kaçtıklarımızdır. Her iş ve ilişki bir hastalıksa ve biz o hastalıkla ne kadar ilgilenirsek semptomlar büyür. Semptomlarla beraber ağrı artar, acı büyür. Başta, sahiplenilmemiş semptomlar zararsız iken sahiplenildikten sonra zehri toprağınıza köklü bir yuva kurar. Hastalık algınız olur.
Bakınız, aynı tür hastalığa sahip olanların gülüşleri, birbirlerine umut kapısıdır. Umut, yeşil vadideki dağın eteklerinde göğü görür. Yeşil bir vadide özgür kalan hastalık, uzun yürüyüşlere çıkar. Bitkileri, kelebekleri, karıncaları, köstebekleri tanır, yuvalarını izler; geceleri yıldızların ışığında kendisinin de evrendeki o minik varlığının ötelerden görülebileceğine inanır. İnanır.
Sahiplenmeden önceki bekleyiş sürecindeki de, sahiplendikten sonraki paylaşım sürecindeki de, yeşil vadideki yürüyüşçü de, gece yıldızlar gibi var oluşa inanan da aynı kişiydi. İnsana sunduğumuz, kendimize sunduğumuz koşullar, bilgiler, doğrular ve yanlışlar neyse algı da ona göre şekil alıyordu. Baktığı yer, baktığı yerdeki açı ona göre büyüyor ya da küçülüyordu.
Algı, özünde şekilsiz ve akışkandır. İçinde bulunduğu aleme, yani zihne, göre şekil alıyordu. Belki de bu sebepten ötürü, “saçma”, “basit”, “yanlış” ve “kesin” diye bir şey yoktu. O an vardı ve o andaki koşullar. Malzeme neyse ve ne kadar ise ürün de o şey ve o kadardır. Kompleks olan ve olmayan vardı. Yani, karmaşık olan dünyam, karmaşık olmayanda yer bulamamıştır.
Gelişim, basitten karmaşığa doğru değil; kullanılmayandan kullanılanlara doğrudur.
İnsan, büyüme ve gelişmesinin her döneminde, yıllarında, aylarında, günlerinde dahi tek değil, birçok algı açısına sahiptir. Neden o an baktığımızla şu an baktığımız farklı? Kullanılanların ve kullanılmayanların farklı olmasından elbette. Ortam şartları, etrafımızdaki insanlar ve onların da sahip oldukları ve olamadıkları, öğrenilmişler ve sadece bilinenler…
Geldik en önemli noktaya, açının süslenmesi değil, tetiklenmesiyle genişleyeceğinin farkına varılmasına. O şatafatlı düğün ve törenlere gidelim. Topuklu ayakkabının kapıdan girerken giyildiği, kravatın takıldığı ve çıkarken de ikisinin de çıkarıldığı. Süs, olduğu yeri parlatır ve gece on ikiyi vurunca da söner. Ateşlemek ise metastaz yapar, yani aydınlatarak yayılmaya devam eder.
Kısacası algı, teori yığınlarından ötesini göremezi duyamaz, ilerleyemez de. Eğer algı, tadan, tanıyan, öğrenen ve bir yürüyüşçü ise görür, duyar ve ilerler. Algı, özünde sadece üretip biriktirmek değil, anlayıp, öğrenip, sahiplenip kullanmak da ister. Oturuyorsan tek bir duvarı izlersin, yürüyorsan birçok yapıyı… Teklerin değil, çokların algı meselesindeyiz.