Şiirlerin çoğunlukla acılardan oluştuğunu biliyoruz. Acılardan da beslendiğini… Hiç kahkaha atan şiir okudunuz mu? Ben hiç okumadım. Okuyan varsa bana da okusun, okutsun.
Şiir, geçmişte kalmak isteyenlerin ürünüdür. Yaşanmış anıların sesidir, çığlığıdır.
Sonra başka bir yönden daha bakın: yaşanmış bir anıyı düşündüğünüzde, anlattığınızda da fark ettiniz mi bilmem, değişirler. Yaşanırken hissettirdiği o basitlik yerini nadide bir acıya ya da hisse bırakır. En acılı, en duygulu, en aşkvari anıyı, kişi, kendi yaşadı sayar. En mükemmel olan, kendisinin yaşadığıdır; buradaki şiirsel bakış açısını gördünüz mü?
Geçmiş, tarih, anılar, travmalar, sonradan muhakkak şiirsel bir yapı kazanır. Spot ışıklar altında, en görkemli sahnede, o anı şarkısını söylüyordur. Kulağınızdan zihninize ve hatta oradan ruhunuza nüfuz eden melodileri, size dokunur, sizi sarsar, savurur, şoke eder; yaşamadığınız fakat başkasına ait olan o anıyı duyduğunuzda, size aitmiş hissi verir, pardon vermeli. Bunu bekler şair, pardon acı ya da aşk sahibi. Sahip olduğu, içinden kurtulamadığı -çünkü kurtulmak da istemediği- o acının, aşkın sizde de aynı çaresizliği, aynı taşınamayacak ama taşıdığını gösterdiği o büyük yükü, gücü görmeli ve hatta hissetmeli.
Geçmişte sahip olunan o eski, paslı, yamalı ve kırık eşyaların, şu an otantik ve yapaylıktan uzak, özü yansıtan ve gerçek olan, diye nitelendiriliyor. Geçmişten gelenlerin, getirilenlerin daha dürüst, tutarlı ve saf olunduğundan övünülür. Oysa geçmişte, geçmiştekilerle yaşanılacağı zaman, sahip olunduğu için utanılan, küçümsenen ve itilen onca şey ve herkes… Şimdilerde, şiirsel birtakım söylemler ve drama eşliğinde lanse ediliyor.
Eskimemişlerden kaçmaya çalışırken, eskidikten sonraya dönüş yapmaya çalışandır kayıp denen insan.
Her geçmiş, acı, aşk, şiir olmaya yatkın insan dilinde. Nasıl süslediğin, süsleyeceğin ile ilgili. İnsanın da buna ihtiyacı vardır, süslemeye yani, şiire, abartmaya, nadir olmaya, olmasa dahi, herkes dâhil.