Doğum, ne sancılı…
Ölüm, ne sancılı…
Ölmek kadar doğmak da korkutucu ve kırıcı. Evet, doğru, kırıcı.
Ruhlar âleminden bedenler dünyasına atılmak… Kırık bir kalple dünyaya geliyoruz ve bu kırık kalbin tadilatıyla bir ömür uğraşıyoruz ki bu beyhude. Doğuştan gelen kalıcıdır. Bu yüzden her an ağlıyoruz; doğarken, üzülürken, çoşup sevinirken, kahkaha atarken, dua ederken de… Ne mi olmalı? Kabullenmek…
Sonra… Bazıları zannediyor ki, bu dünya sahiplendi; hayır. Sahiplenmedi. Sahiplenemez de. Bu dünya, yani bedenler dünyası, tüketicidir; açgözlü, obur bir uzay boşluğu… Bu dünyada ne sahiplenmek vardır ne de ait olmak var. Öyle ki, obur boşluğumuz ara ara sizi tükürecek veyahut kusacak; sonra tekrar yeniden…
Ve işte, sonra, sıradaki, ölüm. O da seni kıracak. Ömrün boyunca içinde bulunduğun, kendini kandırarak ait olduğun dünya senden vazgeçecek. Onun bir parçası, vazgeçilmez bir parçası olmadığını anlayacaksın. Senden o kadar kolay vazgeçecek ki… Çok kırılacaksın! Çok… Bu kırgınlık, korku yaratır. İçleri ürperten bir korku… Bu korkuya sahip olma korkusu da var öncesinde. Korku korkuyu doğuracak ve ardından teker teker ölmeye başlayacak her şey.
Öldürebilmek için önce doğurmak gerekiyordu ve sen doğdun; bu dünyanın da sana ilk hediyesi ölüm olacak. Sen ise ilk andan itibaren hep yanlış bir şeyden korkmuş olacaksın. Adı, dönüş.
Belki kabullensek gerçeği ya da hakikati, kırılmayacağız. Belki dönüş daha yumuşak gerçekleşecek. Ve her yıl, o dönüş için adımlar atıyoruz. Hiç kimsenin dönüşünün kaçıncı adımda tamamlanacağı da belli değil. Benim dönüşümüm de kaç adımdadır bilmem ama otuz ikinci adımım hoş geldin.
Not: Yirmi yedi haziranın anısınadır.