“Kafam rahat olsun,” diye yapılanları düşündüm. “Kafam rahat olsuncu”ları izledim. Uzun bir süre… İlk gözlemlerimde istemsiz izliyormuşum, onu fark ettim. Sonradan ne çok şey görüp ayırt etmeksizin, sabırsız yorumlarla faydalanmaktan uzak düştüğümü anladım. İzlediklerim bana tek bir şeyi, çok net kanıtladı: “Kafam rahat olsuncu”ların kafası hiç rahat değildi ve olamıyordu da, üsteledikçe daha da ağırlaşıyordu o kafa.
Bir gün, birbirine öylesine zıt olan bir çifti izlemeye başladım. Bilinçli olarak bu sefer… Bir şeyi ne kadar çok izlerseniz, düşünür ve düşlerseniz normalleşiyor, kabul edilir ve inanılır oluyordu. Başta, hiçbir zaman bir arada kalamayacağına inandığınız çift, sonradan en mükemmel çifte dönüşüveriyor gözünüzde. Bağımlısı olduğunuz bir diziye, masala, şarkıya, düşe dönüşüveriyor. Merak ediyorsunuz, merak ettikçe ilginiz, yöneliminiz artıyor. Ulaşmak için verdiğiniz çaba, onları daha anlamlı kılıyor.
“Emek ne de güzel bağımlı kılıyor, olduruveriyor olmayacak olanları.”
Çiften her biri ayrı bir mükemmeliyetçi, bambaşka bir hayat düşleyip, düşledikçe gerçek olacağına inanıyorlar. Birbirlerine anlattıkça daha da pekişiyor inanmak istedikleri şeyler. Sonra çok mutlu oluyorlar, her şey gerçekten de akıcı, olağan, sürükleyici ve heyecan dolu. Tek bir şey eksik; yıllarca kendilerini besledikleri o kaos, acı.
Bazı insanlar mutlu olmayı hak ettiklerine derinlerinden bir yerden inanmazlar fakat sözlerine baktığınızda en çok hak edendir. Şanssızlıkları, uğursuzlukları peşlerini bırakmamıştır hiç. Hep acılar çekerek bir yerlere geldiğini anlatanlardan mideleri bulanır ve ardından kendi çektikleri acıları, yaşadıkları şanssızlıkları, zorlukları ballı kaymak kıvamında anlatırlar. Tatlı dillidirler fakat acayip mütevazıdırlar. Lakin mütevazı olmayı savunmazlar, kendilerini kibirli olmakla, kötü olmakla, uyumsuz olmakla ve en sonunda kendine, isteklerine değer veren olmakla suçlarlar. Tek suçları, istediği şeyi yapmalarıdır, yani özgür olmalarıdır. Toplumun onları esaret altında tuttuğunu bağırırlar, devamlı linç yediklerinden yakınırlar. Ardından dinlenilmediklerinden, yalnız olduklarından yakınırlar. Sonra da yalnız olmanın bir lütuf olduğunu, bilerek yalnız kaldıklarını bağırırlar. Ardından acı çekerler duyulmadıklarından ötürü. Ara ara çığlıklarını duyarsınız duyulmadıklarına dair.
“Duyun beni, okuyun, görün, dinleyin, tanıyın!”
“Ölmeden tanınmak istiyorum!”
Çığlıkların her biri o kadar aynıdır ki ve o kadar tutarsızdır ki… Tutarsız olan şeylerin aynı olduklarını fark ettiniz mi hiç? Bir şeyin ya da şeylerin tutarsız olması ya da onları tutarsız yapmak, zor değildir, kolaydır, çok kolaydır hem de. Önemli olan tutarlı hâlde tutabilmektir marifet olan. Yalnız, tutarlı olmaktan kastım, klişe bir mantık çerçevesine oturtmak değildir. Retoriği en tepede yaşatmak da değil halka, diğerlerine, çoğunluğa. Çoğunluğu kandırmak kolaydır çünkü. Bir yerde toplaşmış bir kalabalık görürseniz, çıkın hemen sahneye. Sesinizi duyurmanız orada kolaydır. Onlar inanmak, kabul etmek, kabul görmek, yalnız kalmamak için toplaşmıştır zaten. Siz ikna ettiğinizden dolayı toplaşmış değillerdir.
“Kendiliğinden kalabalıkları etkilemek, kendiliğindendir; kendinden değildir.”
Şimdi, tekrardan yukarıdaki çifte dönelim. Onlar hem uyumsuzdur hem de en uyumlu. İkisi de acı çekerek geliştiklerine, gelişeceklerine, mutluluğun çok zorlu uğursuz çakıl taşlarının ayaklarını kanatmasıyla geleceklerine inanıyorlar. Onlar destan istiyor. Çünkü gerçek dünyadan çok uzaklardalar. Kendi kurdukları dünyanın, okudukları ve etkilendikleri masallardan oluşan dünyanın içindeler. Bilirsiniz ki, düşler dünyası, insanın en ve tek özgür olduğu yerdir, sonsuzdur.
“Ölümden en çok korkanlar, bu ölümlü dünyada tek ölümü yendiğin yer olan düşlerde yaşayanlardır.”
Kaç insan çok mutluyken kendisini mutsuz edecek şeylere yönelir? Ayrıca yöneldiği mutsuz şeylerle kendini mutlu diye kandırır? Çok insan, çokça, fazlaca… Baktığımız yer, kalabalık. Gözü kalabalıklarda olanın, o kalabalıktan farkı da yoktur. Onlar gibi inanmaya hazırdır. Onlar içinde onları eleştirerek fakat onlar gibi yaşayarak ne kadar farklı olabilirsin ki? Ne kadar başarılı? Yahut ne kadar tatminkâr? Veyahut ulaşmış? Yani mutlu…
“Bir insan en çok eleştirdiği neyse ona dönüşür. Sonra da dönüştüğü şeyi, devamlı kanıtlamaya çalışır, canlı tutar. Aynı noktanın etrafında dönerek, farklı açılardan da baksa, o nokta dışında hiçbir şeyi göremez olur. Nokta noktadır, değişmez.”
Gözü sürekli kalabalıkta olan yalnız çift, birbirlerinin acısından beslenir olur. Acılarının sebebi de yine birbirleridir. Zayıf noktalarını bilirler; yüzleşme adı altında sürekli kazı çalışmaları yaparlar. O kaldırımlar hiçbir zaman tamamlanmaz, düzlüğe de çıkamazlar. Ne yol verirler birbirlerine ne de yollarına güller sererler. Kıskançlıkları da asildir; sözsüz, sessiz, uzaktan ve taklitçi. Döner dolaşırlar ve yine birbirlerini kopyalarlar. Aynılıktan eriyen kalabalık fakirdir. Malzemesi yoktur. Hikâye anlatmaz. Özendikleri kalabalığın sıkıcılığından doğru düşünemezler. Güneş öyle bir tepededir ki, gidebileceğin bir ağaç bırakmamışsan eğer her yer sana ızdırap doğurtur. Hamileyim deme hiç, senden çıkanların hepsi irin, ur, kanserleşmiş düşünce ve travmalarındır. Doğurduğunu sandıklarının aynı olduğunu görmüyor musun? Bakmaktan kurtulamadığın, etrafında dört döndüğün o nokta gibi, değişmiyor hiçbir şey ve her şey.
O çift aynı olmaktan yakınıp aynılıktan kaçarken aynı şeyler içinde debelenmeleri, evet tutarsızdır. Aynı tutarsızlığın defalarca tekrar etmesi ise tutarlıdır. Tutarlı olmaktan kaçarken aynı tutarsız şeylerin etrafında dönmek ve basit aynıcıları eleştirmekten, aynı kalabalığı çekiştirmekten -ki o kalabalığı yine o kalabalıktan birileriyle çekiştirebilirsin- onlara dönüşüyor olma hâli, iki paradoksun iç içe geçtiği bir kısır döngüdür. Kahredici bir kısır döngü. Yani, mutsuz oluşun, mutluluktan men edilişin şansızlığın ya da uğursuzluğun değil, seçimlerindir. Yalnızlığa gömülüşün de seçimin değil, maruz bırakılmışlığındır. Ayırt edememek de kahredici, ne zalim bir çaresizlik ve hızlı bir metastaz.
