Aşk hep bir masal kurbanı olmuştur. Tesadüfen çarparak başlayan aşkların, gül bahçelerinde yetiştirilip sonsuza dek pembe panjurlu kulübelere hapsedilmesini dinledik, okuduk, hayal ettik. Oysa hiçbir aşk, dört duvar arasına sığmayacak kadar küçük değildi, anlayamadı insan. Kutulara, kağıtlara, şiirlere bile sığamazdı, sığdırmaya çalışmamalıydı insan.
Mesela ben; hiçbir zaman pembe panjurlu hayaller kurmadım, kuramadım açıkçası. Pahalıydı o hayaller. Pahalı fakat sayılabilecek bir fiyat. “Çok pahalı ve zengin doğmadım ki hiç,” de demeyeceğim. “Hiç sevmedim,” de demeyeceğim. Oblomov değildim ve zengin olan bahanelerdi. Pahalı olan her şey de pasif… Hangi zengin, bahaneci âşığın pembe panjurlu evde yaşadığını gördük? Yaşayan fakir de yok. Olmayan şeylere inandırılarak olabilecek, yaşanabilecek dolu şeyden mahrum kaldık. Hayal kırıklığı yaşamadan kırılmıştık hayata. Küs doğduk dünyaya. Düşmanımız kim, korkularımızın kaynağı nedir genelde de bilmeyiz zaten. Ürkerek yaşıyor, ürküterek de koruduğumuzu zannediyoruz, o kadar.
Aşkın bir kasırga olduğunu da öğrendik. Yaşayarak değil, ezberletilerek. Çoğu şey gibi… Yaşamadan, kulaktan duymaları ezberleyerek öğrendik. Bildik ki, çoğu kişi ne diyorsa o doğruydu. “Elbette, elbette ben de sizinle aynı fikirdeyim,” demeyen tuhaftı, aptaldı, dışlanmalıydı. Bunu yaparken de eğlenmek, deneyimlemek, kahkahalar atmak, dünyayı gezmek istedik. Oturduğumuz yerden, otura otura, ağzında sinekler uçurarak, gözler her daim kapalı, paslı akıllarla ahkam kestik. Fikir alışveriş sahnelerini öfke kusma meydanlarına dönüştürdük. Son sözler ise hep “aşkla” oldu. Aşkla yozlaşma, aşkla korkma, aşkla hiç olma şekillerini insanoğlu keşfetti.
Benim aşk bahçem, aşk dünyam, aşkım hiçbir mekâna sığmadı, sığdırılamadı da. Etrafında tek bir duvar göremezdiniz. Sonsuz gökyüzü yapardı ev sahipliğini. Güllerimi hiç koparmadım, zincirlemedim kör karanlık beton binalara. Kokuşmuş ağızlara sakız diye satmadım. Fiyatı belli hediye kutuların içine de korkakça gizlemedim. Hazine sandıklarının hepsi küçük beyinlilerin bile sayabileceği kadar altın taşırdı. Ben sayılamasın istedim ve göğe sakladım. Okyanuslara emanet ettim. Yeryüzüyle değil, tahayyül alanlarımla var ettim yuvamı. Sadece romantik bir efsane değildi. Bir kahramanlık destanıydı aşkım. Kurtarılmayı beklemek yerine kurtarmak için savaştım. Gül bahçesine ekmedim, gül bahçeleri yarattım aşkla.
Var mısın aşkla âşık olmaya? Doğaya… Göğe… Denize… Kuşa… Kelebeğe… Güle… Papatyaya… Yaprağa… Ruha…
6.6.21.34