Size karlı dağların ardından sesleneceğim bu sefer. Sanki hep sıcak iklimlerden sesleniyormuş gibi, değil mi? İroni işte. Duyguların soğuk odalarında yaşamayı bekleyen bir sıcakkanlı ne kadar zorlu bir mücadele veriyorsa ben de öyle çabalıyorum bu hayatta. Parçalanmış ilişkilerin sonundaki üç nokta gibiyim. Hiç bitmeyen bir hayal kırıklığının ruh bulmuş hâliyim. Yaşayan tüm olumsuz duyguların, yaşayamayan örneği. Ben bir paradoksum. Ne varım ne yokum. Ne yaşayan ne ölüyüm. Ne severim ne nefret ederim.
Birçok sözler vermiştim, biliyorum. Büyük devrimlerin öncüsü, ardından habercisi olacaktım. Çok fazla umut dağıttım, umudu tükenmiş ülkelerin yollarına. Çok fazla takipçim inanmıştı. Bazıları, bazılarına dayanır da siz kendinize dayanamazsınız, ilk çatırdayan dalların sesleri en yakından, sizden, kendinizden gelir. Dağıttığınız kırıntıların biri ayağınıza çarpmaz da sendelerken bile rast gelmezsiniz. Ah, içimdeki buruklukların hasret türkülerinin parçaladığı aynalar… Göremediğim geleceğin hırçın sesi ürkütür de beni, bir adım geri atamazsınız da kalırsınız ya öyle… İşte, o bıraktığım yerde, kendimi terk ettiğim limanda, ayaklarımı suya salmış, belki, ansızın, bir gemiye düşer de beni benden bihaber alır götürür.
Kendi kendime konuştuğum doğrudur. Susturamadığım da doğrudur. Sustuğum da. Duyulmayan çığlığın bir varlığı var mı? Bendekilerin varlığından ya da yokluğundan bahsedemeyişim sebebi bundandır. Ben henüz can bulmadım. Canan da. Yâr da, yâren de. Dost dediklerimin sır olduğunu bildim, kendimden de öte. Hiç kendinizden de sakladığınız sırlarınız oldu mu? Bunun haberinde dahi olmazsınız zaten. Olsaydınız sır olmazdı.
Çetin bir bahar atlattım. Çok tatlı, zevkli, lezzetli, ılık, sarhoş edici bir sarmalayış sundu bana. Sessizce dinlediğim şiirlerin hepsinde ben vardım, bana yazılmadığını sonradan öğrendiğim. Bir insanın kendini nasıl bu kadar sahici kandırdığını en yakinen ben kendimden öğrendim. En büyük öğretici sizdiniz ve bunu kimse size öğretemezdi. Ben kendime mükemmel bir öğretmendim. Yıllar yılı bildiğim tüm yanlışların basamaklarından atlarken tek tek çıktığım olgun yıllarımı heba ederken anladım.
Hissettiniz mi? Buz gibi bir esinti dürttü, kaçtı. Sarsıldım. Sendeledim. Düşmedim ama. Biliyorum ki yine gelecek. Üşüdüm. Üşüyorum. Çok soğuk. Benim baharlarım hiç ısıtmadı. Gülerken de olsa üşüdüm. Kat kat kıyafetlere büründüm. Eve koştuğumda ilk sarıldığım o yumuşacık, siyah beyaz alacalı battaniyem oldu. Odamın ve dolaplarımın her bir yanı pelüşlerle dolu. Onlara pek sarılamadım. Tüylere alerjim var çünkü. Aslında battaniyeme de alerjim var; ihtiyacım da var. İnsanın hiç suya, ekmeğe, çorbaya, maydanoza alerjisi olur mu? Benim var! Komik! Canlının canlılık için gerekli olanlara alerjik reaksiyon göstermesi, ölsün (!), diyen bir doğanın var olduğunun kanıtıdır ancak. Bana her şey, öl(!), diyor. Ölmek nedir? Tam olarak nasıl ölünür? Tekrar doğacaksam eğer ölmüş oluyor muyum? Tekrar doğacaksam ölmenin anlamı nedir? Ölmeyi istemekle doğmayı istemek aynı şey değil mi? Nerede bu intihar edenler? Başka bir dünyanın kapısında beklerken daha mı eğlenceli yaşamak? Ya yaptığım hatalar? Kırdığım kalpler? Ellerime, ayaklarıma zincir değiller mi? Ben diğer dünyada da hapsolacaksam, burada da yaşıyorsam bir hapis hayatı, nasıl oluyor da seçmiş oluyorum? Seçimlerimin farkı nedir? Seçtiklerimin hiçbir tadı tuzu yoktu, ben ise anlamadan gülüyordum.
Neden türkülerde dağların arkasından sesleniyoruz? Filmlerde neden dağlara kaçıyor ve oradan sesleniyoruz hayata, insanlara, yâre? Korkuyoruz çünkü. Korkaklar ve kendilerini bir dağ ile boyun ölçebilecek kadar büyüklükte sanan o zavallılar ancak bir dağ ardında saklanır. Hiçbiri ne dağ kadar olabilmişti ne de dağ ardında saklanabilecek kadar dağ tarafından kabul edilmiş. Ortalıkta kalmışların saklanabileceği hiçbir şiir, roman, hayal veya gerçeklik yoktur. Ortada kalmışların da hiçbiri ortada bırakılmış değildi. Ait olamayanların, ait olmaktan kaçındıkları sürece olmaktan kurtulamadıkları bir sonuçtu bu, o kadar.
Beceri şudur. Bilirsiniz bir korkak olduğunuzu ve tüm korkaklığınıza rağmen geçersiniz bir dağın karşısına ve söylersiniz türkünüzü. Bilirsiniz duyan olmayacağını, içiniz içinizden aksın da doğa bilsin sizi, var kılsın bari bedeninizi diye, söylersiniz en içlisinden. Sesiniz yankı yapar, yakar yüreği, koku ulaşır göğe, anlam ilk sizi bulur, sarmalar ruhunuzu ve bedeninizi, bilirsiniz ki seçmişsinizdir herkesten öte kendinizi, içiniz rahat eder, korkunuz siner köşeye, hisleriniz kalır elinize, dallarınız çatırdasa da tutarsınız düşeceğinizi bile bile, bilirsiniz ki siz seçmişsinizdir sadece. Beceri değildi üşümek, soğuk bir esinti ile üşütmek, taşa dönüştürüp kum buz etmek…
Ardı ardına sıralıyorum yine zihnimdekileri de anlayan yok, biliyorum. Gelenler hep peş peşe gelmiştiler, peş peşe de giderler. Sonuçta sadece geriye siz kalırsınız. Siz vardınız, yine siz varsınızdır. Önemli de değil. Sakın, demeyin, ne diyorsun sen, diye. Demeyin işte. Sadece bir korkağım ben de sizin gibi ve soğuk bir bahar günü, soğuk dağların ardından, içli bir türkü var dilimde ve anlamsızca, anlamadan gülüyor, söylüyorum.