Bir derginin “yolculuk” temalı sayısına yazmak isteğiyle başladı buradaki yolculuğum. İlanı gördüğüm, pazartesi günü, yazma günüme denk gelmiş olmasına rağmen “yolculuk” üzerine başlattığım düşünsel sürecim kimliğimi ya da kimliklerimi sorguladığım bir yola düşürdü beni. Çıktığınız yolların yanlışlığı yoktu, kim olduğunuz ya da kim olmak istediğinizle alakalıydı. Ben bunun da bir yolculuk olduğundan o an uzaktım. Kalemimi pek yönlendirmeyi sevmem, yönlendirmek isteyenlerle de pek uyuşmadığımdandır tutunamayışım. Yazmanın özgürlük alanı savunucularından size çizilen sınırları içinde yaşadığınızı fark ettiğinizde devrimci yazarların dünyasına düşüyorsunuz. O kopyaladığınız, hayran olduğunuz, tanışmak ya da o olmak istediğiniz kişilerin dünyasına.
Onlar gibi olmasanız da o dünyada yaşamanın mümkün olduğunu unutan çokça yazanların yabancılığı, samimiyetsizliği oldukça doğurgan.
Sonraki gün, salı, duygularından sıyrılıp mantığıyla geçinen bir us ruhuyla yaşamak ister oldum. Elini tutacak olan ellerin hangisinin düşüncelerine ya da hedeflerine daha tanıdık hangisinin daha yabancı olduğunu düşünmeye başlarsın. Bilirsin ki, duygular sadakatsizdir. Bir gün varsa diğer gün yoktur. Seni andan ana taşıyan hedeflerin olmuştur. Durduran ise duygular… O an yürümenin mi, koşmanın mı yoksa durmanın önemli olduğunu söyleyen hiçbir kural ya da bilge olmamıştır. Seçtiğin yoldaş, seni istediğin durağa taşıyacak ya da istediğin limana eşlik edecek kişi mi bilmediğinden o an için hep yanlış gelir. Alışma sürecinde doğru gelmeye sıradanlaştığında ise yanlış gelmeye başlar. Hangisi doğru, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Sadece bir yolu seçmiş, o yolda birlikte ilerlemiş ve başka bir sapağa gelince çıkmışızdır. Sonra da üzüntümüzü “O yol bana çok şey kattı,” diyerek övünür yola devam ederiz. Adına da “olgunluk” deriz.
Her yol, biraz yanlış biraz doğrudur. Hangisine inanmak istediğinizle alakalı. Fazlası değil.
Çarşamba, haftanın ilk günü gibidir bu sene için. Hafta yoğunluğumun başladığı gün, benim için haftanın ilk günüdür. Para, hırs, sosyallik ve saygınlık için koşulan ilk gün. Kişinin toplumsal kimliklere sırasıyla bürünüp bürünüp sıyrıldığı, kendisinden uzaklaştırıldığı, kendisinin kabul edilmediği günlerin başlangıcı. Kendin ol, diyenlerin asıl olan “kendin ol profili”ne uy, dedikleri bir dünya. “Kendin ol profili” diye bir şey var. Kültür, ırk, din, dil fark etmeksizin dünyanın belirlediği ve değişen dünyanın her çağında kabul edilen bir profil. Bilim, teknoloji, doğa, kültürler değişiyor ama o profil bir türlü değişmiyor.
İnsanı güçlü ve hayatta tutan şeyin, hırs, para, ün ve ezmek üzerine inşa edilmiş bir profil her çağda var ve hiç eskimeden parlaklığını koruyor da. Güzel insan dediklerimizin ellerinden takdim edilen her çağda.
Perşembe günü, motivasyon günüm. Haftanın ilk günü, insanlar için bir sendrom günü olarak tanımlanır. Bu ilk gün tatilden, özgürlükten çıkışın verdiği hüzün, hayal kırıklığı ile geçer. Tüm günü perişan ettirir, bunaltır, belki de öfkelendirir. Toleransın en düşük olduğu gün. Alınganlık ve saldırı, yaygın bir alışveriştir o gün. Pek de ucuz bir alışveriş. Pazar sıkıntısı yaşanmaz, pazar her yerdir. Çarçur etme, savurganlık, plansızlık, dağınıklık en bol bulunanlardandır. Tüm gün bunalıp sonra uğraşlarının, planlarının hiçbir önemi olmadığı dank ettiğinde, olan şeylerle yetinildiğinde ve var olanlarla yaşanıldığında daha rahat geçiyor zaman. O zaman dank ediyordu kafana. Sonra başlıyorsun kendini motive etmeye ve daha da gülmeye…
Gülüp geçecek o kadar çok şey varmış ki…
Sonraki gün, cuma, daha güneşli bir gün. Bir şeylerin daha net, şeffaf, kabul edilir ve daha gerçek görüldüğü… Bugün çok verimlidir. Gün sanki 48 saatten hesaplanıyormuşçasına çok şey sığar. Potansiyelin ortaya çıkar. Umudun, inancın artar. Yapmak istediklerini hatırlarsın. Gitmek istediğin, olduğun ve olmak istemediğin yolların listesi düzenlenir. Yolculuklarının adımlarını atarsın. İlk adım düşlemek, dersin ve kısa da olsa kendine ayırdığın o zaman diliminde çok yol kat edersin. Anlarsın ki, düşlemek sadece olduğun yerde gerçekleşmiyormuş, düşlediğinde o yolda oluyormuşsun. Yolcususun. Biraz da yol… Düşlemek sadece duygularla vuku bulmuyor, usun da parçası. Sadece ayrılık değil, vuslat da parçası…
Yol, biraz vefa ise birazı da sadakatsizlik… Olmak istemediklerine, olmayacaklarına yol vermekle ilgili. Hayır, diyemediklerine hayır demek; korkularına, kaçtıklarına ise yüzünü göstermekle alakalı.
Cumartesi, yetersizlik günümdür. Olumsuz duygularımın, düşüncelerimin olması da çok şey katar. Yapmam gereken, başarmam gereken daha çok şey olduğunu anlatır bana. Ekonomik yetersizlik de eklenir buna. Hırs güdün beslenir. Daha fazlasını istersin lakin dünya sana bana hiçbir zaman vermez. Verdikleri de yetmez sana. Kontrol edemediğin şeylerin varlığı sarar dört bir yanını. Sonra bir anlık pes edersin, o an kontrolsüzlüğün de doğanın bir parçası olduğunu idrak edersin. Hangi yolu seçersen seç, hangi yolda olursan ol, yolculuk bitmez, bitmeyecek de.
Bitmemişlik devam ettirir zaten, seni hayatta tutar. Bir gün, bitti, dersen, o gün gerçekten bitmiştir hayatın. İster nefes al ister alma. Çoğunlukla nefes almaktan vazgeçişle sonuçlanır zaten.
Pazar günü ise durak günümdür; limanı seçer ve izlemeye başlarım: insanları, doğayı, kendimi, bazen biraz da maziyi. Durmak ya da izlemek, yolun ya da yolculuğun bitmesi değildi. O an, yolda olanların, geçip gidenlerin, çevrenin, yanındakilerin, arkandakilerin ya da önündekilerin ayırdına varmaktır. Yolda olmanın parçası, gereği, tutacağı ve kanıtıdır. Tutacak, bazen bir arayıştır, bazen bir kopuş, bazen bir dal, bazense özgürlüğün vücut bulmuş hâli. Ufukta hep bir farkındalık saklıdır. Görebilene… Bazenlerin bazılarındaki nadir körlük ise bir başka bakış ya da görüştür; bu anlarda duyuş, hissediş, biliş, seziş başlar.
İzlemek, birçok yolculuğun iç içe geçmiş hâlidir; biraz senden biraz da ötekilerden…
Yeniden pazartesi… Sıkıca sarmaş dolaş olduğun yorganın içinde çıkarken tenine çarpan soğukluk gibidir dış dünya. Düşlerinden sıyrılıp gerçeklere uzandığında elini yakan bir soğukluk muhakkak olur. O anda, yandığın an, donar kalırsın. Bir süre özümsemeye çabalar alışırsın. Dünden kalma bir baş ve mide ağrısı bilincinin kıyısına çarpıyor. Ağzında buruk bir acı ve metal tadı. Dünden kalma bir pıhtı duruyor ağzının içinde bir kenarda. Diş fırçalarken de yolculuğa çıkarım. Bazen çok sert dalgaların çarptığı kaya gibi hissederim, böyle anlarda denizim kırmızıya döner. Susuzluktur belki de asıl sebebi, lakin bunu bilmezden geliyorum şimdilik. Zihnimde verdiğim savaş, diş fırçalarken kan döktürüyor. Bir seminerdeyim, ben veriyorum. Anlattıkça coşuyorum, coştukça daha sert sorulara maruz kalıyordum. Dinleyiciler kıpırdanıyor, rahatsız had safhada. Gerçekler, birbirlerini gözetlemeye sevk ediyor. Kimsenin üstüne aldığı bir şey yok. Hak verenler bile başkasında gördüklerinden dolayı hak veriyor. Çarpıcı gerçeklerin, çarptığı gibi bana yönelmesi… Gerçek dediğimiz şey, soğurulamayandır. Seminer bitince herkes düşük bir surat, öfkeli bir duruş ve rahatsız edici bir uğultuyla ayrılıyor mekândan. Biri sert bir şekilde omzuma çarpıyor, sendeliyorum. Düşmek üzereyken biri kolumdan destek oluyor. İkisi de çok tanıdık, ikisi de birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı. Aynı anda ve aynı yerde, farklı şekillerde bulunan iki farklı kişi; hayır, ikiz değiller, biliyorum bunu nedense. Birbirlerini tanımıyorlar bile. Hatta birbirlerini görmediler bile. Sonra tanıdık ve çok hoş bir koku, sarhoş edici… Ardından adımı haykıran tanıdık bir ses; sanki bir şeye karşı uyarır gibi, biraz korku, biraz endişe, biraz üzüntü ve biraz da kızgınlık taşıyan… Diş fırçasının sert bir şekilde ters dönmesiyle gerçeğe uyandım yeniden. Soğuk gerçeğe… Diş etim sızlıyordu, sızı sanki bana ait değil gibiydi, aldırmadım ben de. Sanırım ağzımda birikmiş ve pıhtılaşmış bu kan akşamdan kalma. Hâlâ bekliyor, birinin onu özgür bırakmasını, görmesini… Bekleyenlerin sesi yoktur genelde. Onlar sadece bekler, gelen birileri olmasa bile beklerler. Gelecek birinin olmayacağını bilseler bile… Çünkü varlıklarını bağladıkları bir şey var; tutarlı ya da tutarsız bağlandıkları; iki biçimde de bağımlı. Ne tutarlıcılardanım ne de tutarsızcılardan. İkisi de hastadır, iyileşme olasılığı da yoktur. Tutaçları yoktur çünkü, olmayan şeye bağlananların iyi oldukları da söylenemez. Şu an birçok zamandayım, hem de hiçbir zamanda tam değil. Gerçek olan bu. Tek bir zamanda yaşamayız; bizi biz yapan şeyler birçok zamana, birçok yere aittir. Bu anlama ulaşmak için yazmam gerekiyordu, yazmamla anlam ruh buldu. Bu ruh, birçok yerde birçok yolculuğun iç içe geçtiği bir döngüdeyken de ömür ruh bulur, tat kazanır, haz alır, diyecekleri olur.
Yazarken öğrendim, diye bir şey var. İnsan yaşıyor, evet yaşıyor ama sadece yaşamakla olgunluğa ermiyordu. Bunu ifade ederken; gerek yazarak, gerek çizerek, gerek söyleyerek, gerekse biçimlendirerek daha iyi anlıyordu, ayırt ediyordu bir şeyleri bir şeylerden, birilerini birilerinden, anları anılardan ya da bildiğini sandıklarını bildiklerinden.
Bir haftanın, bir yılın, bir ilişkinin ya da düştüm diye yolculuğum bitmedi. Devam ediyor. Devam ediyorum. Biraz orada, biraz burada, biraz geçmişte, biraz şu anda, çokça da düşlerimde, yettiği kadar da usumda. Yürürken izliyorum da beni, seni, sizi, onları… Tanıdık yüzler, tanıdık bir soğukluk…
Önerim, direkt bakmayın dünyaya, insana. Bir aralık açın, belirleyin yerindeliğinizi. Göz göze geldikleriniz ürker, yaşamaktan men olursunuz merak ettiğinizi, korktuğunuzu. Ürkütmeden yaşamak lazım. Ürkütmeden yürümek, ürkütmeden geçip gitmek… Varış limanlarınıza önceden mektup yollayın; yolcusundan, ziyaretçisinden bihaber olanın kapısı kapalıdır, açılışı da olası değil.
Kaçıncı aralıktan bakarsan bak, perde hep var, görülen bir şey muhakkak var.