Uzun mu uzun boylu, pür sakalları arasında bir çift göz,
İzlemek insanları acıtır, karışır aklı, sarkık omuzlarındadır korkuları;
Eğilme daha fazla, eğilme kirli ellere, kirli ellerin en fakiri sen,
Korkma, korkunca anlayacaksın adının yanlış telaffuz edildiğini,
Seslerin birbirine girdiğini, kaybettiğini, eksildiğini…
Anlayacaksın, ellerinin ellerinden de eksildiğini,
Tutmadığını kendini, tutunduğunun çıt kırıldım dalında asılı kaldığını,
Ayrık, devrik fikirlerinin ne de çok barksız kaldığını,
İzlediğin çöplüğün var olan tek gerçeklik olmadığını,
Gece gündüz merhamet aradığın hayat kadınların göğsünde annesiz kaldığını…
Çöplüğün ve gerçeğin başka bir farkı nedir, bilir misin?
Birinde kaybolan hediyelere denk gelirsin,
Diğerinde eline tutuşturulan armağanlara açılır gözlerin.
İkisinde de insan denksizdir, nankör, çokça elindekilerin fakiri;
Bilmezsin kıymetini düştükçe, düşürüldükçe gaflete, dünyadır dersin,
Çokça ölümlüyüz, öleceğiz, ansızın ya da yavaşça ölüyoruz.
İtip kaktıklarının yığını altında yaz yazabildiğin kadar, doymayacaksın,
Aç bedenlerin, küskün ruhları olurdu, küsler düşman oldu amansız.
Tik tak, tik tak, duy, zamanın giden ayak takımı bir cellat,
Alına isabet etmiş kör bir kurşun, sakat bir hülya, kötücül bir güruh.
Yokluk ne sefil ne acımasız bir bozguncu, sarar seni de, götürüyor,
Gidenin düştüğü uçurumların dolduğunu gören yok.
Sırtımızdan izliyoruz birbirimizi, orası çorak bir toprak,
Ekilmiş, biçilmiş, işlenemeyen tek madensin ey yâr.
Satır satır kesilen kâğıtlar, anlamdan, addan, yaşamdan yoksun,
Anıların, sözlerin, fedakarlıkların, düşlerin,
Bir tutam çim, bir damla kıvılcım içermediği bir beden,
İs kokuyor, sadece zarar mı ciğerlere var olan korkusuzun?
Çarçabuk unuttum, unuttuk; çarçur edilen zamanı, o zamanın fitilini,
Güzeli, güzelceleri, şiirleri, sesleri, tutunuşları, sebepsiz sevgiyi.