Genel yanılgılar var. Bu yanılgılar, dışlanmamak için üretilmiş ve nesilden nesile aktarılan, temelsiz, kolektif, maşerî inançlardan oluşan bir kültürdür. Bundan da anlaşılacağı üzere her kültür sağlıklıdır, anlamına da gelmiyor. Sağlıksız kültürler, kör ve topaldır. Böyle kültürlere sahip toplumların değişimi ve gelişimi, kulaktan yarım yamalık duyma, gelişmiş ülkelerden eğitilmeden kaçırılmış, eksik verilerle gerçekleşmiştir. Bir nevi, taklitlemek isterler lakin… Her taklit, tam bir taklit değildir. Kopyaladığınız şeylerin eksikliklerini görün; görmek, eksikliklerin farkındalığıdır. Sadece güzelliklere bakarak ilham alınmaz; eksiklerin yaratıcılığı etkisi de büyüktür, göz ardı edilemez.
Toplum nedir? Aynı toprak parçası üzerinde belirli çıkarları sağlamak adına bir arada duran insanlardır. Yani, toplumun yapı birimi, insandır. İnsan nedir? Toplum hâlinde yaşayan, kendi mekanizmasına göre elde ettiği bulgularla ya da sonuçlarla düşünen, değiştiren ve biçimlendiren canlı, tür. Bunlar genel tanımlar, evrensel olarak kabul edilen tanımlar… Evrensel tanımlarla başlayıp evrensel bir sonuca varamayacağız, şimdiden belirteyim. İnsan tanımımızın içinde bu veri saklı. “Her insan farklıdır, kendine özgüdür,” diye ayrı bir genellememiz de var; bu cümlenin de evrensel bir değeri var. Bize anlatmak istediği mesaj ise her insanın evrensel bir bütünlük içeremeyeceğidir. Evrensel olamayan insandan ya da insanlardan da evrensel toplumlar oluşturulamaz hâliyle.
Bu klasik girişten sonra gel gelelim iki acımasız gerçeğe; dile getirilemeyecek gerçeğe, gerçeklere: hümanizm ve ırkçılık. Biri, gerçekleşemeyecek kadar düşsel, tutulamayacak kadar yükseklerde olan ve bir o kadar herkes tarafından sahiplenilen düşünce; diğeri, herkeste var olan ve olmaması imkânsız, doğaya aykırı olan ama bir o kadar reddedilen düşünce. Hangi anlatının hangi kavrama ait olduğunu, eminim ki, herkes çıkarabilmiştir. İlk önce tek tek inceleyelim:
Hümanizm
Felsefede, edebiyatta, sanatta, psikolojide kullanılan birçok hümanizm ilkeleriyle karşılaşırız. Kendi aralarında “değişen farklar” olduğu görülür dönemden döneme. “Değişen farklar”ı tekrar vurgulamak istiyorum; bu sabit bir farklılık değil, toplumun, insanın ihtiyacına göre değişen farklar… Yine de burada, her şeye rağmen var olan, genel ilkelerinden yola çıkarak tanımlayacağız.
Hümanizm, özünde insan aklını temel alan ve insanın özünde mükemmel olduğuna inanan, insanlar arası eşitliği ve her insanın aynı derece sevilmesine inanan, evrenselliği ve sadece bu dünya mutluluğunu kabul eden bir akımdır. Tanımını sadece üstünkörü okumak bile gerçekleştirilmesinin, uygulanabilmesinin imkânsızlığını gözler önüne serer.
Bir dindar için -hangi dinden olduğu bahsedilmemektedir- hümanizm, bir yaratıcıyı reddettiğinden kabul edilemez. Hiçbir dine inanmayan için de geçerli olan ve görülen “her insanın ve aklının ve özünün farklılığı” gerçeği var ki hümanizm, hepsini eşit derece sev, der. Peki insan, gerçekten de her insanı eşit derece sevebilir mi? Kaldı ki, sevebilmek için önce “kabul ilkesi” devreye girer. Her insan, her insanı gerçekten kabul edebilir mi?
Her insanı kabul, yani hümanizm, kötüyü, zalimi, yanlışı, eleştiriyi, cezayı, tutarsızlığı da yok saymış olur. Tutarsız bir şekilde… İlginç, değil mi? Kendi içinde bir paradoks saklıyor. Sonuçsuz bir yığından sonuçlar çıkarmış gibi davranmak, anlamsızlıktır. Boşuna bir anlam arayışıdır. Her anlam, kendi içlemi içindedir. O anlamı dışında aramak ise farklı bir anlama ulaştırır, kendisine değil. Biraz kişisel gelişim klişelerinden birine değineceğim: “Bireyin aradığı anlam, kendi içindedir.” Biz insana bunu da empoze ediyoruz. Evrensel bir kabulü de… O zaman neden başka birinin içinde bulduğumuz anlam, bizi tam olarak mutlu etmez?
Bize ait değil. Bize ait olmayanı bünye kabul de etmez, kusar. Evrensel bir kabul yoktur, olamaz da; doğaya, başta o vahşi öze aykırıdır. Böyle bir sistemi inşa etmeye çalışmak, kendini kandırmacadan başka bir şey de değildir. İllüzyon sonsuza dek sürmez. Bir gün o parmak şıklar ve gözler açılır. Öyle olsa, bir yapbozun parçalarıyla uğraşmazdık, her şey stabil olarak sonsuza dek giderdi. Evet! Beni okuyan sen, düşüncelerimi saçma bulmaz, kabul ederdin. Eleştiremezdin, severdin beni. Sev hadi(!)
Irkçılık
İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik yapılarına, fizyolojik özelliklerine indirgeyen, sadece soya yönelik bir milletin ya da toplumun üstün görülüp yüceltilmesidir. Bu düşünce siyasetten sanata, antropolojiden genetiğe kadar birçok alanda görülür. Temelinde biyoloji vardır. Vahşi doğadaki, “Güçlü olan hayatta kalır,” ilkesine dayanan ırkçılık, insan ya da birey temelli değil, halk temelli bir yaşam mücadelesi verir. Belirli bir halka ait değer, ilke ve felsefenin ileriye taşınması için diğer toplumlara ait düşünce ve değerlerin zayıf, önemsiz görülmesi ve izole edilmesi gerektiğine inanılması üzerine kuruludur.
Tarihten günümüze kadar olan her dönem ve çağda, bakın, ırkçılık vardır ve kendini değişik şekillerde gösterir. Aydınlanma sürecinin öncesindeki o yabani ırkçılık, sonrasında kendini gizil ırkçılığa dönüştürür. Bu gizil ırkçılık da klasik ırkçılık gibi melezleşmeye, zenginleşmeye ve dönüşmeye karşıdır. Yine bakın, günümüzde, elit diye tabir ettiğimiz, ya da kendini hümanist olarak adlandıranların bile, her milletin kendi toprak parçası üzerinde kalmasını isteyen düşünceleri, ırkçılığı taşımaktadır.
Toplumdan bireyleri silmek ne kadar imkânsızsa toplumdan ırkçılığı silmek de bir o kadar imkânsızdır. Bunu, silmeye çalışmak, her zaman olacaktır elbette lakin bu durum, “çürük” meselesinin doğa üzerinden kaldırılmaya çalışmasına benzer. Ölüm ve yıkım her daim vardır ve olacaktır da. Ve koku… O da hep yayılır ve birilerinin burnunu ekşitir. Kaçınılmazdır.
Irk, bir nevi, insanlık ailesinin farklı kolları, dalları ya da ayaklarıdır. Her dal ya da ayak farklı yöne evrilir. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri antropolojinin bir günahı olan bu yükseliş için bayağılaştırma düşünceleri vardır. Irkçılık kavramı kullanılmış olsun ya da olmasın farklı yüzlerde, mimiklerde kendini hep var etmiştir, edecektir de.
Irkçılık, Batı’da kendini doruğa çıkarmış olsa da onu sadece orası ile ya da Nazizm, Rusya, Yahudilerle kıyaslayamayız. Her toplumun içinde ayak seslerini duyabilirsiniz. Hatta öyle ki, genetikte yapılan -Lamarck, Darwin, Wallace ve Mendel’in kesinlik içermeyen sonuçlarından beri- her bulgu, ırkçılığı biraz daha beslemektedir. Sonuçta da ırk içinden ırklar doğacaktır. Bir toplum kendi içinden bile beğenmediği meyveleri elemek ve yok etmek isteyecektir. Örneğini çokça görmedik mi, bir devlet altındaki azınlıkların savaşını, o azınlıklarla olan amansız mücadelelerin toplumun gelişimini nasıl da sekteye uğrattığını.
İnsan yükselişini, değerini, ötekinin hor görülmesine, dışlanmasına bağlaması; kendini var edecek tanımlamayı yapabilmesi için diğerinin yok oluş tanımlamasına bağlı sanması, ırkçılık düşüncesinin entelektüel kaynağıdır. Evet, entelektüel kaynak; bakın, John Locke, David Hume, Hegel, Kant. Her biri ırkçı söylemleri olan, uluslararası kabul edilen bu kişilerin tarihten günümüze kocaman etkileri olmuş büyük filozoflardır. Entelektüel sanat, edebiyat, felsefe ve bilim dünyasının her noktasında ırkçılığın -gizil ya da klasik- izlerine rastlayabilirsiniz. Mesela, çok masum gibi görünen Jean Baudrillard’ın “Öteki öteki olduğu, yabancı yabancı kaldığı sürece ırkçılık yoktur. Öteki farklı hale geldiğinde, yani tehlikeli biçimde yakınlaştığında ırkçılık ortaya çıkmaya başlar,” sözü bile gizil ırkçılığın fısıltısını taşır. “Ötede kal,” demek, bir kabul değildir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dediğimizde masumiyet ilkesiyle de hareket etmiş olmuyoruz. Bu, bana zarar vermediğin sürece ne yaparsan yap -kime, neye ne yaparsan yap- demekle eşdeğerdir. Kendini yüceltip diğer herkesi dışlama ve değersizleştirmedir. Bu tanımlar da toplumdaki nefret, öfke, dışlama, hor görme söylem ve eylemlerini arttırmaktadır.
Barışçıl ya da hümanist bir çerçeve çizmeye çalışırken üretilen bazı kavramlardan biri, etnopluralizm, kısaca etnik çoğulculuk olan bu kavram, farklı grupların bir arada yaşamasını anlatmaya çalışırken bile etnosentrik sınırlarda dolaşır. Kibarca Avrupalı Avrupa’da, Doğulu Doğu’da kalsın, demektir. Yaklaştıklarında yine elektrik çarpacak, tabii ki kaçınılmaz.
Doğadan zıtlıkları atamayız, çürükleri, yanlışları, istilacıları, böcekleri, solucanları, mantarları, bakterileri, saprofitleri, parazitleri, ve tabii ki en başta ölümü atamayız. Savaşı, mücadeleyi, av-avcılığı, rekabeti atamayız. O zaman ırkçılığı da atamayız. Bu söylem, ırkçılık yandır, yeğdir, doğrudur, demek değildir elbette. O da bir gerçektir ve onu yok sayarak yaşayamayız, demektir. O her toplumun, devletin, azınlığın, insanın içindedir, vardır, doğuştan gelir ve yok edilemez.
Hümanizm ve Irkçılık Düalizmi
Peki, neden böyle bir düalist düşünce kurdum?
Farklıyız, farklılıklar içinde var olmaya çalışıyoruz. Hâliyle her farkın seviyesi, değeri, alanı, sınırları, toleransı da farklıdır. Aynı düzeyde olsaydı, o farklılıkları göremezdik. Görülür olması için de bazı farkların daha az görünür olması şart. Biri somut iken diğeri soyut olmalı. Biri ruh taşırken diğeri ölü. Bu antagonist anlayış, çoğu kişilerce değerli ve değersiz olarak kategorilize edilmeye çalışılacak olsa da ben, durumun böyle olmadığını anlatmaya çalışacağım.
Doğadaki pütrifikasyon -yani kokuşma- olağandır, gerçektir ve kaçınılmazdır. O bulaş, bir gün muhakkak gerçekleşecektir. Oldukça hümanist olduğunu anlatan bir yazarı, vatan düşmanı bir terör yanlısı ile yan yana koyun ve düşünmeye başlayın. Ben düşünmekten ötesini yaptım; direkt izledim. Çok daha net sonuçlara şahit kıldı beni bu durum. İnsan ne kadar akıllı da olsa manipülasyona farklı seviyelerde kesinlikle açıktır. Gerçek olmayan dünyada yaşayan yazarımız, elbette toplumsal yanının patlamasıyla -topluma karışma, kabul edilme ve görülme isteği- bir çatlak oluşturacak ve ırkçı terör yanlımız da doğası gereği o çatlağı hemen fark edip sızacak, yok etme ya da dönüştürme girişimlerine başlayacaktır. Kokuşma -aynı zamanda manipülasyon- bir kez başladı mı durdurulamaz, temas gerçekleşir. Özellikle olmayan bir şeyi olan bir şeyle dönüştürmek, değiştirmek ya da yok etmek daha kolaydır. Böylece artık yazarımız da öfke, düşmanlık, hor görme ve dışsallaştırma kokan fikirler sunmaya başlayacak. Bireyleşme, varoluş düşüncelerinden sıyrılıp toplumsal rekabet olan siyasetin o kısır döngüsüne dalış yapmış olacak. Sonra sırada da okurlarının dikkatini çekerek kendi sürüsünü, yani ırkını, inşa etmeye girişecektir. Tabii, bu kutsal yolda her şey mubah. O bunu gelişim olarak nitelendirirken doğa aslında sadece olağan bir olayını gerçekleştirmiş olacak. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi…
Hümanizmde devasa bir “ben” varken ırkçılıkta azınlık ben’leri var. Ya tek’leyip yükselecek ya da ötekileyip yükselecek. Bir yaparken insan, melezi, zenginliği, değişim ve gelişimi de beraberinde yok eder. Ötekileştirirken de melezi, zenginliği, değişim ve gelişimi hor görerek sekteye uğratmaya çalışır, yine yok eder. İnsanın her iki koluyla -sağdan ve soldan, farklı yönlerden kuşatarak- bireyleşmesini yok etme mücadelesini anlatır bu iki paradigmayla beraber.
Hümanizm, bir boşluktan doğar aslında. Öteki tarafından reddedilme, değersizleştirilme hâlinden… Böylece tüm insanlığı kabul eder, severse dahil olmuş olacak. Bu, bir nevi ait olmadır. Değerli ve yükselmiş olanlarla olmak, onu da var kılacak. Yani hümanizm, var ederek var olma girişimidir. Irkçılık ise fazlalıktan, zenginlikten doğar. O zenginlik içinde yer edinemez, ait olamaz; ait olmayınca görülmez olduğuna inanan insan, yok ederek var olmaya çalışır. İkisi de bir varoluş mücadelesi ve ikisi de aslında aynı doğaya hizmet ediyor: insanın o vahşi öz’üne, ben’ine.
Kısacası, hümanizm, bir düştür; insanın kendi kendine kurduğu düşlemindeki bir fikir. O fikir, düşleme aittir ve bu dünyada yaşayamaz. Ve ayrıca, biyolojik olarak doğal seleksiyon nasıl ki kaçınılmaz bir gerçeklik ise ırkçılık da öyle. Çünkü ırkçılık, bir sebep değil, sonuçtur.
Nilüfer Gönay
Bence güzel