– Sevgilim, o erkekle de görüşmeni istemiyorum. Niyeti hiç iyi değil. Seni kullanıyor. O tür erkekleri bilirim.
+ Hayır sevgilim, artık bu zamanda kadınlar daha kötücül ve zarar verici. Ben de senin kadınlarla görüşmeni istemiyorum. O tür kadınları bilirim.
Diyaloglar çok tanıdık, değil mi? Çiftlerin birbirlerinin arkadaşlarına olan bakış açısı aynı ve bu söylenenlerin uygulanabilirliği ve sağlığı hakkında çokça soru işareti var; bu durum ise bilinir fakat üzerine düşünülmez. Amaç, rekabet ve komuta etmek.
İnsan, insanlığın var oluş tarihinden beri savaştı ve hâlâ birçok yönden ve birçok boyutta da savaşmaya devam ediyor. Bu bir onur meselesi, güç meselesi. Korumak ve yönetmek iç içe girmiş, kaynaşmış ve tek boyutlu bir anlam, tek boyutlu bir düşünceler sistemi doğurmuştur. Yönet! Sınırla! Soyutla ve koru!
İnsan türlü türlüdür, seçimleri, yönelimleri, davranışları ve işaret ettikleri aynı olsa da. Dışlanmak, hiçbir sürünün kabul edemeyeceği bir olay. Tek olmak, zayıflıktır, av olmaktır. Güç, kalabalığın büyüklüğü ile doğru orantılıdır ve onur… Birey tek başına hiçbir şey yönetemez. Güç için ise yönetmek gerekir, insan gerekir. Ve insan, doğası gereği yalnızlığı seçmez, seçemez, buna izin vermez doğa. Hayatta kalmak, güçlü olmak, tüm canlıların ortak özelliğidir; insanların da. Kendisini seven insanların içinde büyümüş, onlar tarafından şımartılmış, kırk yaşında bile onların ekonomik ve sosyal statülerinden faydalanan, etrafında bir hayran kitlesi oluşturmak için türlü anomalileri normalleştiren, savunma ve ikna mekanizmaları hakkında doktora yapmış biri, hâlâ yalnızım ve bu yalnızlığı ben seçtim, diyorsa o, yalnız olmayı bilmiyordur. Tek bildiği, elinde tuttuğu o muazzam gücün sarhoşluğunda zihnine düşenlerin esiri olmuşluğudur ve katı bir inanç içinde bulunduğudur. O oldukça onurlu ve söz dinlemezdir.
Bir gerçek var! Tarih boyunca erkekler, yaban hayatın etkisi altında kalıp kendilerini av-avcı sirkülasyonu içinde büyütmüşlerdir. Her erkek, birer avcıdır ve avlanmak bir onur meselesidir. Kendi aralarındaki o yıllar yılı süren nedensiz rekabet, gözleri kör etmiştir. Uzun yıllarını avcısının getireceği avı bekleyerek geçiren kadın ise evrimsel süreçte en çok etkilenen varlık. Onlar da artık birer avcıya dönüşüyor. Buradaki soru ya da sorun, kadının avcıya dönüşmesi değil. Ya da avcılığın bir aydınlanma ile de ilişkisi yoktur. Artık kadının da av peşinde koşması, her av için güç puanı çiziklemesi ve onur seviyesinde yükselmesi. Nedensiz avlanmalar süreci.
Eskiden -bu tabir ile eski/şimdi/gelecek medyumluğu yapmak değil amacım- ilişkilerde “kükreyen ve susan” dramı varken şimdilerde, “kükreyen kükreyene” var. Kötüden kötüye bir evrim… Rekabetin, avlanmanın sınırlarının genişlemesi, cinsiyete dayalı eşitsizliği kırsa da insanlığa dayalı eşitsizlik ile rekor kırıyor.
Gelişen teknoloji ve ulaşılabilirlik ile okuma oranı, bilgilenme -bakın, bilinçlenme değil kastım- iyiden kötüye artmış durumda. Kitaplar evlerde yığın yığın, uygulanmayan ve uygulanması istenmeyen teoriler gırla almış başını gidiyor, diplomalar ve belgeler de basıla basıla selüloz kıtlığı başladı. Bunlara karşın gelişmek yerine gerileyen bir zihin, akıl ya da us dünyacıkları inşa ediliyor. İçinde ruh, duygu, saygı, empati, yardımlaşma, sevgi, hoşgörü ve o muazzam şey, merhamet, olmayan dünyacıklar… Eril ve dişil arasındaki rekabetin doğurduğu çocuklar, şimdi daha da acımasız. Hayvan zorbalığı ile başlayan, akran zorbalığı ile devam eden bireyleşme, aile zorbalığı ile toplumu canavar hâline dönüştürüyor. İşte insan… Elinde Falcon Supernova iPhone 6 Pink Diamond ile gün içi, sokak ortasında, vahşice doğranan insanı kameraya alıyor ve bunu en çok para veren kanala satıyor.
Ezberlenmiş yüksek edebiyat ve felsefe kültüründen edindiği o masalsı, gerçeküstü yalnızlık histerisiyle birey, kendini en akıllı, en bilge, en dinlenilir sayıp başlıyor konuşmaya meydandaki o koca sahnede. Sahnedeki tek başınalığı, yalnızlık sanıyor. Alkış seslerini, hakkı ve temel ihtiyacı sayıyor. Karşısındaki kalabalık, onu tahrik ediyor, haz alıyor. Bugüne dek hiçbir şey bu kadar keyif vermemişti. Artık yönetebilir. İlk önce “seviyorum” dedikleriyle başlar çünkü onlar elinin altındadır. Ailesini yönetemeyen, hiçbir şeyi yönetemez; bunu asla gururuna yediremez; işe buradan başlar; kükrer. Eşini dışarıdan, dışarıdakilerden soyutlamaya başlar, dışarıyı pisleyerek ve dışarıdakileri kötüleyerek. “Sana güveniyorum; güvenmediğim, orası ve onlar.” Bu da çok tanıdık, değil mi? Eşler birbirlerini çevreden, kendi ailelerinden bile tamamen soyutladıklarında, işte o zaman, gerçek yalnızlık başlar. Evet, belki, dışarısı ve dışarıdakiler kötüdür, belki de çok kötüdür, lakin “iyi olma hâli” kötülüğün içindeyken var olan bir olgudur. Zıtlıkları birbirinden soyutlamak, onları yok etmek demektir. Yani, kendimizi, kendimiz olma şansını, mutlu olmayı, çift olmayı, bütünleşmeyi, gelişimi, yaşamayı yok etmektir.
Sonra, bir gün, ilişki kesilir, biter. Geriye hırpalanmış, tüketilmiş, sokak ortasında yapayalnız biri kalır. Diğer herkes, izleyici, kameraman, tuhlayıcı. Ya da devam eder ve örselenmiş çiftlerin örselenmiş çocukları, başkalarını örselemeye girişir. Hepsi mutsuzdur. Mutlu olmanın da öteki dünyaya ait olduğuna inanır ve mutsuz etmeyi gaye edinir. Ya bu dünyada da mutlu olunabiliyorsa? Neden olmasın?