Bana ait değildi, onun eviydi.
Evi tıklım tıklım, hınca hınç,
Tek düzen duvardaki beyaz tahta.
Numaralandırılmış yapılacaklar,
Randevu saatleri, isimler…
Kocaman kırmızı bir harf sırıtıyor sadece,
Kocaman, eğri büğrü, gelişigüzel yazılmış bir harf,
Bende yasaklı bir harf…
Öyle tutunmuş ki düzene, beyaz bulutların üstünde,
Hiç, düşecek, bir fırtınaya kapılacak gibi değil,
Öyle rahat uzanmış yatıyor, benim bildiğim yatakta.
O beyaz çarşafın kan lekesi, rüya bozucusu.
Silmek, artık içinde silememek taşıyordu,
Kurumuş, gömülmüş, pas tutup sinmiş bir harf var üstünde öylece.
Ne kadar süre bakıştık, bilmiyorum;
Hiç gidecek gibi değil.
Ben bakıyorum, o öylece duruyor;
Hiç gitmeyecek gibi…
Pencereler vuruyor, camlar ip ip dökülüyor,
Yağmur çiseleri çiziyor dokunduğunu,
Her şey bir hamur gibi topluyor kendini yoğruldukça,
Küçülüyor, küçülüyor ve bir paketlik bir ömür,
Ucuz bir kurdelenin kucağında şimdi.
Gördüğüm bir resim mi, kötü bir sürpriz mi,
İki boyutluk bir harf okudum ve silindi hayatî bildiğimiz antlaşma.
Tarih mi şu andan çıkmıştı, zaman mı tarihten düşen kırıntılardı,
Kalanlar mıydı yarın diye yuttuklarımız?
Her kırpışmanın açıldığı bir beyaz tahtaydı sonuçta,
Ve okunmayan harfler…