+ Felsefe neydi?
– Bilgelik sevgisi.
+ Bilgelik neydi?
– Ömrü boyunca hakikat, bilgi peşinde olan, arayan, bulduklarını özümseyen, özümsediklerini görgü, idrak, sağduyu ve sezgisel alanlar içinde eriterek uygulayabilme.
+ Çoğu insanın bilemediklerini sadece bilmek, bilge olmaya yeterli mi?
– Çoğu insanın bilemediklerini bilgisayarlar da biliyor.
+ O hâlde bilgeliği, diğer her şeycilerden ayırt eden o kritik çizgi, uygulayabilme potansiyeli diyebilir miyiz?
– Kesinkes, evet.
Gelelim asıl mevzuya: felsefeyi kullanmak. Çok kabaca ama çok net olan bir tabirle geldim. Şu bahsi artık kapayalım; felsefeyi bilmek, felsefe tarihini ezberlemek değildir. Felsefeyi anlamak, Thales, Herakleitos, Pyrrhon, Timon, Protagoras, Zenon, Sokrates, Platon, Aristoteles, Diyojen, Epikür, Hypatia, Kindi, Farabi, İbn-i Sina, Gazâli, İbn Rüşd, Roger Bacon, Aquinas, Davud-i Kayseri, Ockham, Machiavelli, Montaigne, Francis Bacon, Hobbes, Descartes, Spinoza, Locke, Leibniz, Berkeley, Hume, Rousseau, Diderot, Baumgarten, Condillac, Kant, Bentham, Hegel, Schelling, Schopenhauer, Comte, Stuart Mill, Kierkegaard, Marx, Engels, Lewis Caroll, Nietzsche, Bergson, Dewey, Husserl, Russell, Heidegger, Hayek, Carnap, Fromm, Popper, Paul Sartre, Goodman, Arendt, Austin, Kuhn, Foucault, Williams, Derrida, Nagel, Nozick, Kripke, gibi isimleri sırasıyla saymak ya da düşüncelerini papağan gibi ezberleyip sürekli pat diye her gördüğü er meydanına bırakıp tozu dumana katmak değildir.
Evet, belki, felsefeyi ilk öğrenmeye başladığımızda, felsefe tarihini okuyup anlamaya çalışmak mühim. Ama sürekli o tarihlerde kalmak, ilerletmez, özgün kılmaz. Felsefe tarihindeki o bilgeler, kendi yaşam koşullarındaki gerçeklerle mücadele ediyorlardı. O gerçekler, şu an geçerli mi? Aynı koşullarda yaşamaya devam ediyor muyuz? Aynı beyin yapısından, nöral ağlardan, duygulardan bahsedebilir miyiz? Hepsine birden cevabınız, “Hayır!” ise… O tarihlerden, ustalardan alın alacağınızı ve çıkın. Oradan öğrenilecek en mühim konu: sağduyu.
Sağduyu, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırmakla kalmaz, aklıselim ve hissiselim yargılarda da bulunabilmeyi kapsar. Bunu yaparken, şeylerin özünü kavramak ve bu kavrama işinde, ne materyalist çerçeveden bakılır ne de metafizik. İki çerçeve de iç içedir. Somut ve soyut olanı birbirinden ayırdığımızda ve kavuşmalarını engellediğimizde, hiçbir olayın geçin, olgunun da özüne inilemez.
Leibniz’in “sezgi pompalarını” okuyun; zombi deneyi, ters spektrum, düşünce deneyi (Frank Jackson’ın bilgi delili). Okumak, inanmak ya da direkt kabul etmek değildir. Şüphecileri bile okuduğumuzda, o başta çılgınca savundukları düşüncelerinin raf ömürlerinin ne kadar kısa olduğunu ve duyulduğu an nasıl da buharlaştığını görürüz. Her şey, olasılığın farklı formlarıdır; her kanıtlanmışın bir çürüme süreci de oluyordu. Yani, bazen apriori çıkarımların (mantık ve matematik) bile aposteriori çıkarımlarla (deneyim, pratik, inanç, sezgi) nasıl bertaraf edildiğine şahit olmuyor muyuz? Her şeyin bir eğreti duruşu ve kırılganlık derecesi vardı, farklıydı ve değişken.
Bir yerde çok katı bir inanç ve manipülasyon varsa, orada tam anlamıyla bir kendini aldatma durumu vardır. Kendini aldatan kişiler, kendi kendine güdülenmiş bir sirkülasyon içindedir. Bu noktada, şu paradoksu hatırlayın ve devamlı yad edin: Nasıl olur da aynı kişi, aynı zamanda hem araba sürecek durumda olmadığını bilir hem de araba sürecek durumda olduğuna inanır?
Can sıkıcı başka bir sorun; ahlak var mıdır, neden iyi olmalı, neden ahlak kurallarını savunuruz, özgürlük var mı? Platon’un Devlet diyalogunda, ahlakın sadece kaybedenler için olduğuna, ahlakın yolumuzun üstünde durmasına enayilik olduğuna, diğer insanların bizi her an yere sermeye hazır hâlde beklediklerine ve ilk darbeyi bizim vurmamız gerektiğine vurgu yapılır. Bunu okuduktan sonra inanmak ve reddetmek değil asıl mesele, şu an için bununla ilgili şu soruyu düşünün: Farz edin ki, görünmez kılan pelerin var ve bu pelerini giyen kim gidip de canının çektiği bir başkasına tecavüz etmez, sahip olamayıp istediği tüm şeyler adına hırsızlık yapmaz ya da nefret ettiği birini öldürmez?
Felsefedeki başka bir mevzu: görecelik. Çoğu insan farklılıklara karşı nasıl saygılı ve hoşgörülü olduğundan bahseder. Bu dünyanın çeşitli olay ve olgularla bizi karşı karşıya bırakacağına ve herkesin kendine göre çeşitli yaşamları olduğuna vurgu yapılır. Bu vurgu yapılsa da hiç kimse, bir şeylere inanmadan ve inandıklarıyla çelişen şeyleri reddetmeden kendine özgü yaşayamaz. Her an bir yargıda bulunma yükümlülüğü altında dimdik durmaya çalışırız.
Şimdi de gel gelelim, bir eleştiri provasına. Eleştirmenin yaptığı pratikler… Eleştiri, eleştirmenin kendi duyularıyla elde ettiği verilerdir, cevaplardır ve bu cevapların, diğer insanların da kabul edeceği, etmesi gereken hakikatler olduğuna inanır. Bazıları sahip olduğu o cezbedici retoriği sayesinde sesini duyurduklarını kendisiyle aynı yere gelmesini sağlar. Peki hakikat dediğimiz şey bu kadar göz önünde olan, çıplak bir şey midir? Öyle olmasa gerek, olsaydı çoktan keşfedilmiş olurdu ve bunca konuşulanlar konuşulmaz, üzerinde ahkam kesenlerin sayısı azaldıkça azalır ve en nihayetinde bir arayış, keşif, istek, merak ve ayaklanış olmazdı. Hakikat, her çağda bir sırdı ve öyle de olacak, gizemlidir, anlaşılmaya kapalıdır ve bir o kadar da lastiğimsi. Güzeli çirkini, doğruyu yanlışı, hiçbir zamanda tam anlamıyla tanımlayamaz ve ilkelerini de ortaya koyamayız; öyle olsa ne zevk alma kalırdı ne eylem.
Hayatın anlamı üzerine de düşünmemeyi es geçemeyiz elbette; aslında en başta gelmeliydi. Neydi yaşamın anlamı: Mevcut dünyanın sürekli karmaşa içinde keder dolu oluşundan öte bir huzurlu dünyanın umudunu yitirmeden taşımak. Buradaki küçük, önemsiz, sefil, olumsal, hayvanî ve sonlu yaşamımızın bir anlamı olduğuna inanmak, bizi az da olsa rahatlatır. Buradaki bu acı dolu ve çılgın olaylardan sağ salim çıkarsak, umudun içkin ve aşkın gücüyle, yaşama tutunmuş oluruz. Var olma amacımızı birçok içkin anlama bağlayabiliriz: sevgilinin bakışı, bebeğin gülüşü, rüzgârın fısıltısı, yaprağın hışırtısı, denizin ışıltılı dansları, güneş ışınlarının tenimizi okşayışı, bir çellodan yayılan rahatlatıcı melodi, bir mağaranın uğultusu, ışık ve gölge oyunları, başarı zevki (şiir yazmak, bir yarışta ipi göğüslemek, dağın zirvesine ulaşmak, teatral ödül kazanma vb.) gibi.
Yaşam asla tek boyutlu olmadı ve olmayacak da. Anlamlar zinciri, var olma bilincini yaşatacak ve hiçbir zaman kesin bir cevap çıkmayacak. Lakin biz yine de sormaya devam edeceğiz. Sorarken, arayıştayken, incelerken, deneyimlerken ve bulduklarımızı keşfederken tek bir çerçeveden, tek bir duyudan ya da yaklaşımdan tam anlamıyla bir öz, bir tatmin, bir haz ve iman çıkaramayız. Bundan ötürü, felsefeyi kullanırken de biyolojik, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, düşsel, sezgisel ve siyasi alanlardan ayrı ayrı yapamayız. Anahtar, tüm yapısıyla kilidi açar, tek bir kıvrımıyla değil.