Bazı Anlamadığım Anladıklarım

Category: Denemeler 39 2

Bir çocuk dondurma neşesiyle atladı çimenlerin kollarına. Kollar da yorulur, ağrır taşıdıklarından. Çocuk bunun farkında değil, o sadece istemeyi biliyordu. “Yoruldum,” diyen dilin ne anlama geldiğini çözmesi zaman almıştı. Zaman gerçekten de yaşlar almıştı, yaşlanmış birçok yaş yaşandı, geçti.

İyi ki çimenler var, iyi ki papatyalar yanımda ve hep gülümsüyor. Birçok karanlığı gizliyorsun onların ardına, süpürüyorsun toprak altına; “anlamazlık” doğuyor. “Anlamıyorum,” demek ne kadar basit değil mi? Kurtuluyorsun o an yüklerden. Gerçekten de kurtuluyor mu insan o kaçtıklarından?

İnsan gecesini de aydınlatabiliyor, yakılan ampullerin güneş gibi geceye doğmasının yanında artık mumlar da güneş gibi sahipleniyor gördüklerini. Saklanacak hiçbir yer kalmamış, buluyorlar seni. Bırakmıyorlar. Kaçtıkların kovalıyor bir ömür boyu, farkında mısın? Rahat yüzü diye nitelendirdiğin her şey bir zalime, canavara dönüşüyor. Çimenler artık seni taşımıyorlar, kırılıyorlar. Papatyalar bakmıyor, tebessüm diye çizdikleri dudaklar suratlarda bir yağlı boya kalitesinde. Sırf kendimi kandırabilmek adına İtalya’dan en kalitelisini getirttim. Yine de gülümsetmiyor. Gitmem gereken çok yer var.

Bir gece ansızın çıktım evden. Caddeleri hızlı hızlı taradım, bir çiçekçi bulabilmek umuduyla. Hepsi çoktan kepenkleri kapatmış. Sonra aklıma geldi. Yürüyen, ısrarcı, pahalı ve özensiz çiçekçilerin sayıca üstün geldiği sahillere koştum. Hepsi oysa bir zamanlar midemi bulandırırdı, şimdi ise ihtiyaç duyduğum yegâne kişiler. Onlardaki boyalar oldukça gösterişsiz, çarpık, dağınık ama gerçekti. Yok denecek kadar azdı; papatyalar… Gerçek olanlar, yok denecek kadar azdır. Siz onları değil, onlar sizi bulur ve buldukları gibi kaybolurlar. Yerleri asla doldurulamaz. Yerleri zifiri, kuytu, keskin ve soğuk bir boşluktur. Ve tek orası güvenlidir, bilirsiniz. Kimsenin görmediği yerler, en güvenlisidir. Görmemek bazen ne lütuf, bazılarının bazılarına istemeden sundukları. Oh! Soğuğu hissettiniz mi? Titremelerim geçtiğinde devam edeceğim.

Kelimeler içinde yaşarken soluklanmak, en yüce noktadır sahtece, duygusuzca kurulmuş bu dünyadan kaçanlar için. Gezinti yaparken rahatsız edilmekten hoşlanmam. Yürümek, tek başına yapılan bir eylemdir. Yanımda olabilirsin fakat sus. O an, içinde “ben” olan tüm kapıların ardı gizemlidir. Susturulmuş bir düş alemine sığınan ruha dokunmayacaksın, hırpalar, sallandırır seni o kıvrılmış olduğun tembel yatağında. Bir çocuk gibi ağlamanı da dinlemez, yürür ve gider.

Arsızlık o kadar büyümüş ki, açılmak istenmeyen bir kapıyı daha kaç kişi çalacak, meçhul. Sabır çoktan tükendi, hoşgörü zaten bir ölüydü. Kırın zilleri, zincirlerin halkaları çoktan boncuk boncuk dağıldı. Özgürlük denen şey, dokundukça eriyen, ele avuca sığamayan, adını koyamadığın ve şeklini hiçbir zaman göremeyeceğin bir zaman gibidir.

Bir kalp kırıntısı çizdim papatyaların taç yapraklarına. Biri, bir ara düşer de hani kırarsa bir çim tanesini sevineceğim o zaman; seviyor, diyeceğim; kalbim seviyor; bir kalp kırıntısı kadar seviyorum, diye mutlu olacağım. Susma o zaman, bil ki yürüyüşlerin anlam bulduğu bir yol çizmişimdir artık. O zaman tutacağım bir elimle diğer elimi, ellerimin ne kadar soğuk olduğunu hissedeceğim. Isınsınlar da bir kıvılcımdan bir kalp kırıntısı daha düşürmek adına birbirine sürteceğim. Yorulana dek… Ellerim birbirlerinden düşüp ayrılana dek. Her umut bir ayrılığa yürür, bilmeden, masumca… En masumu da odur, o masumdur ve sen hiç acımazsın, üzülmezsin. Bilirsin düşeceğini de tutmazsın ellerinden; bilirsin gideceğini de “dur” demezsin, tutmazsın kollarından. Her şeyi kabul etmiş olmak, adım adım eksilmektir, ölmektir yarım yarım, parça parça… Sandım ki, bilince, görünce, duyunca, anlayınca duracak. Durmadı. Sadece bitti.

Unutulmuyor her şey, hatırlamak çöp gibi. Her günden azar azar değil, çokça hatırlamak… Sığmıyor kefenlere hiçbiri. “Bana kocaman bir unutmak borçlusun,” demek için kaç kere sarıldım tüm kaburgaları çatırdatan. Nefessiz bırakırsam unutur, unutursa unuturum sandım. O unutmadı, ben ise hep hatırladım.

İtirafım çok geç olsa da anlamazlık çarptı yüzüme; meğerse unutulmayan ben değilmişim. Papatyaların taç yapraklarından düşen kalp kırıntısı da bir yağlı boya damlasıymış. Çizdiğim tablonun içine düşmüş ellerim, renkler bulanmış bileklerime kadar gözlerim kamaşmış. Belki de gözüm kararmış, düşlere dalmışım. Baktığım boşlukların sonu gelmiyor, zor bela dönüyorum yürüyüşlerden. Yürüyüşlerim gürültülü geçiyor, dinlendirmiyor. Yanım hep kalabalık, susmuyorlar. Çok kalabalığım, yalnızlık hiç uğramadı; kapımı çalanlar hep kalabalıktı, hep gürültülü. Dinlendirmedi baktığım yüzler; onların tablosu daha yağlı, daha düzenli. Düzen de yoruyordu, düşürüyordu. Ayaklarımı sürüyemediğim, basamak dolu hayatların içine dahil olmak, birçok sınavı geçmeyi gerektiriyordu. Ben sınavlarda oysa hep başarısız olurum. Yarışa başlamadan sudan zehirlenen kişi, benim. Seçilmemek değil, seçilmeme korkusu taşımaktan korkarım. En büyük korku, korkmamaktan korkmaktır. Korkmadığın zaman, yürümek için sebebin kalmamış demektir.

Yürürken anladıklarım, genelde hiç anlamadıklarım oluyor. Bir kuzgun telaşı sarıyor sonra dört bir yanımı. Mum ışıkları yanıltıyor gecede kıymetli ve kıymetsiz olanları. Anlamadıkların artıyor, büyüyor, örüyorlar çevreni. Onlar da o kadar çoklar ki… Anlattığım zaman, anlaşılmıyor. Anlaşıldığında da kocaman bir yanlış ve yabancı doğuyor. Beni kendilerine daha da yabancılaştırıyorlar, anlamayın, bırakın. Amacım anlaşılmak olsaydı, anladıklarınızı kabul ederdim.

3670cookie-checkBazı Anlamadığım Anladıklarım

Related Articles

2 thoughts on “Bazı Anlamadığım Anladıklarım

Add Comment