Bir medeniyetten ötekine geçerken fark ettiklerimiz nelerdir aslında, biliyor musunuz?
Gündemimiz kara bir delik, öncelikle bunu kabul edelim. Ve sonrasında yazanın, hakikatin, doğruluğun timsali olmadığını bilelim. Benim de olmadığım gibi… Bizler konuşanlarız, sessizce ama bağırarak; kimi de daha müzikaldir bunda belki.
Duyguları yönetebilenlerdir müzikalciler; onlar ne büyük tehlike! Duygularınızın dikkatini bir kez çektiler mi kurtuluş yoktur. Siz, siz değilsinizdir artık, osunuzdur. Yunan mitolojisindeki Medusa’yı bilir herkes; Gözlerine bakanı taşa çevirir. Müzikalciler de kendisini duyanı kuklaya çevirir. Kukla olan, kukla olduğunun farkına varabilir mi? Bu durum, narsis birinin narsisizme yakalandığını kabul etmemesi gibi bir şeydir. Yüce olduğuna inanan, yüce olmayanlarca ve olamayacak olanlarca yargılanmayı asla kabul edemezler. Çünkü aynı kulvarın atı değillerdir.
Kulvardan biraz daha genişletelim alanımızı; biraz daha diyorum çünkü o koskoca medeniyetler nasıl da kolay yıkıldılar. Yıkımın sebebi, inançsızlıktı, yalandı temeli. Ayakta kalan ve medeniyetlerden medeniyete miras kalan tek şey ise gerçekti. Gerçek dediğimiz sille ise aslında bir böcek. Ateş böceği. Medeniyetin kendisi ise bataklıktır. Kara delikten bir sanat oluşturmaya çalışan fizikçilerimiz, astrologlarımız, sanatçılarımız ya da bilim insanlarımız bir şeyi unutuyorlar. Her şeyi yutan, sahiplenenden bir kaos doğar ancak. Hangi ressam tek bir temayla yetinmiş? Kargaşadan, acıdan, hüzünden, aldatmacadan, yalandan, ölümden, intihardan, cinayetten beslenmeden ya da beslemeden bir sanat icra etmiş ki? Tek bir eserde, tek bir yükselişi ne zaman gördük? Medeniyetler birbirini sollarken esinleniyordu ve besliyordu bir yerde. Beslenen ve besleyici aynı olduğunda sanatçı doğuyordu orada. Bir gerçek ya da bir ateş böceği.
Dikkat ettiniz mi bilmem ama ben dikkat ettim ve dikkat de çekmek istiyorum. Ateş böcekleri devamlı ışık saçmaz. Ve kıyamete kadar yaşamaz. Döneminin kurtarıcısıdırlar onlar. Ne geçmişi ne de geleceği aydınlatmaktır amaçları. Medeniyet çukuru ya da medeniyet bataklığını bir an da olsa, birkaç saat de olsa aydınlatmak. Pisliği gözler önüne sermek amaçları, görebilene. İnsanoğlu bu noktayı yanlış anlıyor.
Ateş böcekleri öyle muazzam bir varlık ki… Evet, hayran kalanları çevresine kör eder, kendisine âşık. Evet, bazı âşıklar hakikat âşığıdır belki ama çevreye kör olduğu zaman, hakikatin eşiğinde kalmış olur, içeriye giremez. Hakikate bakmak ile onu görmek bambaşkadır. Bu tür özentiler, hakikat peşinde koşarken, özünü görmeden, ateş böceği söndüğü zaman sendeler, takılır, düşer. Düşmese yolunu şaşırır. Ateş böceği tekrar ışıldadığında hangi yönden baktığını bilmeden yoluna devam eder. Hangi yönden geldiğini bilmeden hangi yöne gittiğini de bilemez. Kopyacılar doğar. İçi boş göstericilerin şarkısı duyulmaya başlar. Retorikte ustadırlar. Çünkü hayran olduklarının iyi birer taklitçisidirler. Biraz da zekâ varsa ne âlâ! Oturdukları yerden düşünmekte, düşündükten sonra uydurmada, uydurduktan sonra da kurgulayıp paketi piyasaya sürmede diyecek laf yoktur. Çevreleri, kendileri gibilerle dolu olduğundan ve aynı yolun yolcusu olup esinlenmeye ihtiyaçları olduklarını bildiklerinden de dolayı birbirlerinden, birbirlerini alkışlamaktan vazgeçmezler. Alkış seslerinin yüksekliği ve genişliği, kaliteyi etkilemekte sanırlar. Oturdukları yerden daha da çıldırırlar. Elleri kızarır, elleri kanar, yine de vazgeçmezler. Çünkü onlar işin püf noktasını çığırtkanlıkta sanırlar.
Bir bataklıktaki ateş böceğini ürkütmeden nasıl göğe bakmasını sağlarsınız, bilir misiniz? Sessizce tatlı uzatıp, bir köşede oturup bekleyerek… “Sessizce” kısmına dikkat edin. Hiçbir hakikat, gürültüde, kaos ortamında parlamaz. Kaos kör, gürültü sağırdır.
İnsanoğlu bataklıkta da düzlüğe çıkmayı bilmeli. Bunu başarınca kaliteyi yakalar. Yoksa, bataklıkta batmayı herkes bilir. Herkes batıyor diye batıyorsan sanat icra etmiyorsun, demektir. Gürültünün bir parçası isen duyulmuyorsun, demektir. Ne kadar çok şey anlatsan da nafile. O alkışlayanlar, senin de onları alkışlayacağını bildikleri için yanındalar. Sen alkışı kestiğinde hâlâ yanında mı ona bak. Duyuluyor musun, ona bak. Hiç anlaşıldın mı? Anlaşıldığın o küçük aralıktan bakan göz kime aitti? Anladım, anlıyorum, diyenler seni tatmin etti mi sözleri ile, varlığı ile, bilinci ve dostluğu ile? Yoksa sen mi kendini kandırıyorsun, doyum sağladığını sanarak? Hangisi gerçek olan? Bilmiyorsun, değil mi? Hiçbir zaman da bilemeyeceksin. Senin ateş böceğin başka yöne bakıyor; belki de ömrü çoktan doldu.
Düşündün mü hiç, hangi medeniyete aitsin? İçinden çıktığın medeniyete mi yoksa peşinden koştuğun ama yakalayamadığın medeniyete mi? Sen içinden çıktığını çöp hâlinde bırakıp gitmişsin; şimdi, miras kalan medeniyetin de temiz olduğunu düşünüyorsun, sanıyorsun. Ne miras kalan medeniyeti göreceksin ne de temiz bir medeniyet bulacaksın.
Kızgın toprakların sakin misafiri kalmayı bekleme. Önce üzerinde tozu bir silkele. Geçmişin kırıntıları seni pek bir hırpalamış. Yırtık pırtık kıyafetin, is tutmuş yüzün, çapaklanmış gözün, kokan ağızla laf anlatamaz, dikkate de alınamazsın. Ne sanıyorsun ki kendini? Sordun mu hiç kendine? Kendini kurtaramamış, kimi kurtarabilir ki? “Terzi kendi söküğünü dikemez,” düsturuyla yaşamayı kendine dikte eden gafil! Her sözün yeri ve zamanı var. Ezberlediklerin ancak diline tekerleme olarak kalır. Ne sen anlarsın ne de karşındaki sağır. Kütük gibi kalır şiirlerin. Kaya gibi düşer zamanına ve gömülür kalır. Sanma ki gelecek yüzyıl olur bir madenî bir elmas, altın veyahut yakut. Dünyalık bir beden gibi toprağa çürüyerek karışan bir molekülsün.
24.9.21.34